KELİME KUTUSU

5/2/2007 - TEVHİD yâhud FERYÂD

Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim,
Zıllin bile esrâr-ı zuhûrun gibi muzlim!
Kürsî-i celâlin -ki semâlarla zeminler
Bir nokta kadar sahn-i mıchîtinde tutar yer-
İdrâkin eder gâye-i ümmîdini haybet...
Yâ Rab, o ne dehşettir, İlâhî, o ne heybet!
Pervâzına yetmez gibi pehnâ yı avâlim,
Gâhî seni bulsam diye, âvâre hayâlim
Bir şevk ile lâhûta kadar yükseleyim der:
Lâkin nasıl olsun ki bu mi'râca muzaffer?
Nâsût muhîtinde henüz çalkalanırken,



Bir dest-i tecebbür dayanıp göğsüne birden;
Hüsranla iner öyle sefil, öyle muhakkar:
Hâlâ o sukûtun küreden tozlan kalkar!
Yalnız o mu? Bin fikr-i semâvî bu zeminde,
Bîtâb-ı taharrî kalarak âh ü eninde!
Eşbâha mı kurbün olacaktır cevelângâh?
Ervâh bütün mündehiş-i "sümme radednâh!"
Sun'undaki esrâra teâlî bize memnû'
Olmaz mı, ridâ pûş dururken daha masnû'?
Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr
Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr?
Ey nâmütenâhî sana nisbet ile mahdûd,
Mahsûr-i muhît-i kaderindir ne ki mevcûd.
Dîbâce-i evsâfını almaz bütün eb'âd,
A'dâd edemez silsile-i feyzini ta'dâd.
Ummân-ı şüûnun ki birer mevcidir a'sâr,
Her mevcesi bir lücce-i bî-sâhil-i âsâr!
Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet;
Ey pâdişeh-i arş-ı güzîn-i samediyyet.
İbdâ-ı bedîin -ki cihanlarla bedâyi'
Meydâna getirmiş- bize ey Hâlik-ı Mübdi',
Mübhem nasıl olmaz ki?Adem'den değil isbât,
Bir zerre-i mevcûdu yok etmek bile heyhât,
Kâbil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib.
Yâ Rab, bu nasıl âlem-i lebrîz-i garâib!
Serhadd-i ezel bed'-i hudûd-i melekûtun
Pehnâ yı ebed gâye-i sahn-ı ceberûtun.
Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey;
Bir anda bu pâyansız olan cevvi eder tayy
Bir an, diyerek eylemişim bilmiyerek, bak!
Takyîd zamanla seni ey Fâtır-ı Mutlak!
Bâkîyi beşer her ne kadar etse de tenzîh.
Fâniyyeti îcâbı, eder kendine teşbîh!
Itlâka nasıl yol bulabilsin ki tefekkür?
Eşbâhı görür eyler iken rûhu tasavvur! .

***
Ey rûh-i fezâ-gerd, giran-seyr-i harîmin,
Ey nâtıka, dembeste-i esrâr-ı azîmin,
Maksûd bu hilkatten eğer ma'rifetinse;
Varmış mı o müdhiş görünen gâyete kimse?
Bir sahne midir yoksa bu âlem nazarında?
Bir sahne ki milyarla oyun var üzerinde!
Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet;
EŞhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret!
Cânîleri, katilleri meydâna süren sen;
Cânîdeki, katildeki cür'et yine senden!
Sensin yaratan, başka değil zulmeti, nûru;
Sensin veren ilhâm ile takvâyı, fücûru!
Zâlimde teaddîye olan meyl nedendir?
Mazlûm niçin olmada ondan müteneffir?
Âkil nereden gördü bu ciddî harekâtı?
Câhil neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı?
Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr!
Cebrî değilim... Olsam İlâhî ne suçum var?

***
Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet;
Ancak görülen vak'aların hepsi hakîkat.
Hem öyle vekâyi' ki temâşâsı hazindir,
Âheng-i tarab-sâzı bütün âh ü enindir!
Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd;
Vâveyl sadâsıyla dolar sîne-i eb'âd.
Yâ Rab, bu yüreklerdeki ses dinmeyecek mi?
Senden daha bir emr-i sükûn inmeyecek mi?
Her ân ediyorsun bizi makhûr-i celâlin,
Kurbân olayım nerde senin, nerde cemâlin?
Sendense eğer çektiğimiz bunca devâhî,
Kimden kime feryâd edelim söyle İlâhî?
Lâ yüs'el'e binlerce suâl olsa da kurban,
İnsan bu muammâlara dehşetle nigehban.

Bir şahsa esîr olmayı bir koskoca millet,
Mekrinle mi yâ Rab sanıyor kendine devlet?
Dünyâyı yakıp yıkmaya bir seyf i teaddî,
Emrinle mi yâ Rab, ediyor böyle tesaddî?
Zâlimlere kahrın o kadar verdi ki meydan:
" Yok âdil-i mutlak" diyecek ye's ile vicdan!
Yerden çıkıyor göklere bin âh-ı şererbâr,
Gökler ediyor sâde çıkan nâleyi tekrâr!
Bir yanda yanar lânesi bin hâne-harâbın,
Bir yanda söner lem'ası milyonla şebâbın.
Kalmış eli böğründe felâket-zede mâder;
Evlâdını gömmüş kara topraklara, inler!
Ağlar beriden bir sürü âvâre-i tâli'
Nan-pâre için eyliyerek ırzını zâyi;
Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîman,
Me'vâ arıyor âileler lâne perîşan!
Mazlûm şikâyette, nedâmette sitemkâr;
Hûnâbe-i maktûle garîk olmada hunhâr!
Bîmârı, felâketliyi, üryânı, sefili,
Meflûcu, amel-mandeyi, miskîni, zelîli,
Gaddârı, cefâ-dîdeyi, mahkûmu, esîri,
Heyhât, şu pâyansız olan cemm-i gafiri
Teşhîr ile şöhret kazanan sahne-i dünyâ
Gelmez mi İlâhî sana bir kanlı temâşâ?

***
Lâkin bu sefilân-ı beşerden kiminin, var
Kalbinde bir ümmîd ki encüm gibi parlar:
Îmandır o cevher ki İlâhî ne büyüktür...
Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!
Mü'min -ki bilir gördüğü yekrûze cihânın
Fevkınde ne âlemleri var subh-i bekanın-
Bin cân ile elbet çekecek etse de bilfarz,
Her devri hayâtın ona binlerce belâ arz.
Ferdâdaki ezvâkı o ettikçe te'emmül,
Eyler bugün âlâma nasıl olsa tahammül...
Bir mülhidi lâkin kim eder tesliye heyhât?
Sığmaz bunun âfâkına ferdâ-yı mükâfât!
Baştan başa "boşluk"şu semâlar, şu zeminler,
Birgûş-i kerem var mı akan yaşları dinler?
İlcâ-yı tesâdüfle şu "boş!" âleme düşmüş;
Etrâfına binlerce şedâid gelip üşmüş.
Her lâhza boğuşmakla geçip devr-i hayâtı.
Bir Şey olacak gâye-i hüsrânı: Memâtı!
Varlıktan onun inliyerek ölme nasîbi!
Bunlar beşerin işte en âvâre garîbi!

Mü'minlere imdâda yetiş merhametinle,
Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle:
Gümrâhlarındır ki karanlıklara dalmış,
Bir rehber olur necm-i emel yok da bunalmış!
Sensin bu şebistâna süren onları elbet,
Senden doğacak doğsa da bir fecr-i hidâyet.
Mülhid de senin, kalb-i muvahhid de senindir;
İlhâd ile tevhîd nedir? Menşei hep bir.
Öyleyse nedendir bu tefâvüt ara yerde?
Esbâb-ı tehâlüf nedir efkâr-ı beşerde?
Yâ Rab, bu serâir gün olur da açılır mı?
Bir leyl-i müebbed olarak yoksa kalır mı?
Her zerrede âheng-i celâlin duyulurken,
Her nağmede binlerce lisan nâtık olurken,
Cilvendeki esrâr nasıl kalmada muzlim?
Ey nûr-i ulûhiyyetinin zılli avâlim

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2007 - Leylâ

"Barındırmaz mısın koynunda, ey toprak?" derim, "yer pek";
Döner, imdâdı gökten beklerim, heyhât, "gök yüksek".
Bunaldım kendi kendimden, zamân ıssız, mekân ıssız;
Ne vahşetlerde bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız!
Cihet yok: Sermedî bir seddi var karşında yeldânın;
Düşer, hüsrâna, kalkar, ye'se çarpar serserî alnın!
Ocaksız, vâhalar, çöller; sağır, vâdîler, enginler;




Aran: Beynin döner boşlukta; haykır: Ses veren cinler!
Şu vîran kubbe, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr;
İlâhî, yok mu âfâkında bir ferdâya benzer nûr?
Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş Şark'ı istîla?
Değil canlar, cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ,
Ezer kâbûsu, üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;
Boğar girdâbı her devrinde milyarlarca sâmânı!
Asırlardır ki, İslâm'ın bu her gün çiğnenen yurdu,
Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferdâ-yı mev'ûdu!
O ferdâ, istemem, hiç doğmasın "ferdâ-yı mahşer"se...
Hayır, kudretli bir varlıkla mü'minler mübeşşerse;
Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?
Niçin serpilmesin, hâlâ, ufuklardan bir aydınlık?
O "aydınlık" ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı,
"Vücûdundan peşîman, ölmek ister" sandığın Şark'ı,
Füsünkâr iltimâ'âtıyle döndürmüş de şeydâya;
Sürükler, bunca yıllardır, o sevdâdan bu sevdâya.

Hayır! Şark'ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-i nâ-kâmın,
Bütün dünyâda bir Leylâ'sı var: Âtîsi İslâm'ın.
Nasıldır mâsivâ, bilmez; onun fânîsidir ancak;
Bugün, yâdıyle müstağrak yarın, yâdında müstağrak!
Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!
Senin derdinle canlardan geçen Mecnun'la uğraşma!
Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,
Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?
Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?
Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?
Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?
Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?
Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ,
Görün bir kerrecik, ye's etmeden Mecnûn'u istîlâ.

Niçin hilkat zemîninden henüz yüksekte pervâzın?
Şu topraklarda, şâyed, yoksa hiç imkân-ı i'zâzın,
Şafaklar ferş-i râhın, fecr-i sâdıklar çerâğındır;
Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş, otâğındır;
Ezanlar nevbetindir: İnletir eb'âdı haşyetten;
Cihâzındır alemler, kubbeler, inmiş meşiyyetten;
Cemâ'atler kölendiı: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2007 - OĞLUM, BU TEMENNİ NEYE BENZER, BANA BAK:

Oğlum, bu temenni neye benzer, bana bak:

Eşeklerin canı yükten yanar, aman derler,

Nedir bu çektiğimiz derd, çifte çifte semer!

Biriyle uğraşırken gelip çatar öbürü;

Gelir ki taş gibi hain, hem eskisinden iri.

Semerci usta geberseydi... değmeyin keyfe!

Evet, gebermelidir inkisar edin herife.



Zavallı usta göçer bir gün akibet, ancak,

Makamı öyle uzun boylu nerede boş kalacak?

Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;

Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.

Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;

Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.

Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;

Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.

'Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?

Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.

Nasıl da kadrini vaktıyla bilemedik, tuhaf iş:

Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!'

Nasihatım sana:'herzeyle iştigali bırak!

Adamlığın yolu neredeyse, bul da girmeye bak!

Adam mısın: ebediyyen cihanda hürsün gez;

Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.

Adam değil misin, oğlum, gönüllüsün semere

Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2007 - Mehmet Akif Ersoy'un Hayatı


1873'te İstanbul’da doğdu. 27 Aralık 1936’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. 4 yaşında Fatih'te Emir Buhari Mahalle Mektebi'nde başladığı eğitimini Fatih Merkez Rüştiyesi'nde sürdürdü. Ardından Mülkiye Mektebi'nin idadi (lise) bölümünü bitirdi. Babasından Arapça öğrendi. Fatih Camii’nde İran edebiyatı okutan Esad Dede’nin derslerini izledi. Farsça ve Fransızca öğrendi. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine Mülkiye'nin yüksek kısmından ayrılmak zorunda kaldı.

1889’da girdiği Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi’ni 1893’te birincilikle bitirdi. Ziraat ve Ticaret Nezareti'nde veteriner olarak çalışmaya başladı. Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan'da dolaştı. Geniş halk kesimleriyle, köylülerle yakın ilişkiler kurdu. Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde ders verdi. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine atandı. Umur-ı Baytariye Müdür Muavini görevine getirildi. Kısa süre sonra bu görevden ayrılıp yalnızca Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi'nde ders vermeyi sürdürdü.



İstiklal Marşı
1913'te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1'inci Dünya Savaşı sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya'daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin’e gönderildi. Daha sonra Arabistan ve Lübnan'a gitti. Batı uygarlığının koşullarına ve Doğu-Batı çelişkisine tanık oldu. İstanbul'a dönüşünde Dâr-ül-Hikmet-i İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine atandı. İzmir'in işgalinden sonra Anadolu'da başlayan kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir’de yaptığı konuşma, İstanbul hükümetini endişelendirdi, görevinden alındı. Ama o mücadalesini sürdürdü. Camilerde yaptığı konuşmaların metinleri çoğaltılarak bütün yurda dağıtıldı. Ankara hükümetinin kurulması üzerine Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi'ne girdi. O sırada İstiklal Marşı için açılan yarışmaya katılan 724 eserin hiçbiri beğenilmemişti. Maarif vekilinin isteği üzerine 1921'de "İstiklal Marşı"nı yazdı. Metin, 12 Mart 1921'de Büyük Millet Meclis'nde kabul edildi. Mehmet Akif, ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Türk Ordusu'na armağan etti.

Mısır dersleri
Sakarya Zaferi'nden sonra İstanbul'a geldi. Milli Mücadele'nin yarattığı koşullarla çelişkiye düştü. 1923'te Mısır'a gitti. Birkaç yıl kışları Mısır'da yazları İstanbul'da geçirdi. Türkiye Cumhuriyeti'nin "laik" olması ilkesi kabul edilince tümüyle Mısır'a yerleşti. 1936'ya kadar Mısır'da Türk dili ve edebiyatı dersleri verdi. Bir yandan da Kur'an'ın Türkçe'ye çevrilmesine çalışıyordu. Siroz hastalığına yakalandı. Hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya gitti. Aynı yıl ülkesinde ölme isteğiyle Türkiye'ye döndü. 27 Aralık 1936'da hastalığın pençesinden kurtulamadı ve yaşamını yitirdi.

Edebiyatla ilgisi baytar mektebindeki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri "Kur'an'a Hitab" 1895'te "Mektep" adlı dergide yayınlandı. Ardından "Resimli Gazete"de şiirleri çıktı. O dönemde yazdığı ahlak, din, bilgelik temalarını işleyen didaktik şiirlerini temel eseri "Safahat"a almadı. Öğretmeni İsmail Safa'nın etkisini taşıyan mesnevileri, edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra daha önce yazıp ortaya çıkarmadığı yazıları yayınlanmaya başladı. 1908-1910 arasında Sırat'ı Müstakim (sonradan Sebilü'r Reşad adını aldı) dergisinde yazdı. En ünlü şiirleri "Küfe" ve "Seyfi Baba" bu dönemde yayınlandı.

Safahat
Temel eseri "Safahat" 7 kitaptan oluşur. Birinci kitap olan 1911 tarihli "Safahat"ta, Osmanlı toplumunun meşrutiyet yıllarındaki durumu anlatılır. "Süleymaniye Kürsüsünde" isimli 1912 tarihli ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarının halkla ilişkisi dile getirilir. 1913 tarihli "Hakkın Sesleri" adlı bölümde, eski dinsel-didaktik Türk yapıtlarında olduğu gibi her şiirin başında bir ayet yer alır. Bu ayetler günün siyasal ve toplumsal olaylarının yorumuna ışık tutar. 1914 tarihli ve "Fatih Kürsüsünde" adlı dördüncü bölümde, yeni kuşaklara çalışma ve mücadele ruhu kazandırmak isteyen düşünceler yer alır. 1917 tarihli "Hatıralar" bölümünde 1'inci Dünya Savaşı sırasında yazılmış şiirler bulunur. Her birinin başına bir hadis konular bu şiirlerde "İslam Birliği" ülküsü vurgulanır. 1924 tarihli "Asım" ismindeki 6'ncı bölümde 1'inci Dünya Savaşı günlerinden tablolar çizilir. 1933 tarihli 7'nci bölüm olan "Gölgeler"de dinsel konulu şiirler ve dörtlükler yer alır.

Şiiri
Mehmet Akif'in şiiri anlatıya ve öğüde dayanır. Ama din yönünden ulaştığı başarı, öğüt ve anlatıyı donukluktan kurtarır. Zaman zaman didaktizmin sakıncalarını hafifleten bir mizah ön plana çıkar. Zaman zaman da coşku ve içtenlik gibi öğeler şiiri söylev parçası olmaktan kurtarır. "Sanat sanat içindir" tezine her zaman karşı çıktı. Ona göre şiir, "libas hizmetini, gıda vazifesini görmelidir. Gerçeği her an ve bütün çıplaklığıyla yakalamalıdır." İstanbul halkının konuşma dili kadar Osmanlıcayı da çok iyi bildiği için aruz veznini ustalıkla kullanır. Türkçülük hareketine ve Milli edebiyat akımına karşı çıkar. Kurtuluşu Batılılaşma'da gören Tevfik Fikret ile catışır. İslam Birliği'ni savunurken, İslam dünyasındaki durağanlığı da sert dille eleştirir. Savaş, bunalım ve yokluk yıllarının yoksul insanları Türk edebiyatında gerçek yüzleri ve sorunlarıyla ilk kez onun şiirlerinde ele alınır.


ESERLERİ

Safahat (Başlangıç 1911, tamamlanma 1933. Ömer Rıza Doğrul, Akif'in kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek Safahat'ı 1943'te tekrar yayınladı. M. Ertuğrul Düzdağ "Safahat"ın daha önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını 1987'de yayınladı.)
Kastamonu Kürsüsünde (1921, Milli Mücadele dönemindeki hutbeleri)
Kur'an'dan Ayet ve Hadisler (ölümünden sonra, 1944 seçme yazıları)
Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri (1987, Abdülkerim ve Nuran Abdülkadiroğlu)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/2/2007 - 'Saltzjoben ruhu' İmaj her şeydir! ( II)

İsveç Modeli "Refah" (welfare) Kapitalizminin aslında Solcular değil, Muhafazakârlar için bir model olduğunu ileri sürenler, hükümlerini birden fazla olguya dayandırırlar. Bunlardan biri, ülkenin 1932'den bu yana (1990'lardaki kısacık dönem hariç) Sosyal Demokrat, SPA iktidarının yönettiği Tek-Parti devleti olmasıdır.

1932-1946 yılları arasında iktidarda kalan karizmatik İsveç Başbakanı Per Albin Hansson, İsveç'in "istenmeyen" unsurlarının zorla kısırlaştırılması hareketini başlatan lideridir. Daha da vahimi, ülkeyi kültürel ve genetik nitelikleri müstakar (homojen) olan İsveçliler için "yuva" teşkil edebilecek bir yapılanmaya, "folkhemmet"e, dönüştürmeye yönelik hareket, İsveç işveren federasyonu ile İsveç işçi sendikalarının ortak ve sessiz mutabakatı ile gerçekleşir. Saltzjoben kasabasında formüle edildiği için "Saltzjoben Ruhu" olarak bilinen bu mutabakat sayesinde "ırkçı klişelere uymayan unsurlar"ın İsveç toplumundan ayıklanmalarını içlerine sindirebilmişler, Nazilerin revaç verdiği uygulamaları, İsveç sosyal demokratları benimsemekten kaçınmamışlardır.



Avrupa'nın en çok silah üreten ülkesi

İşveren ve işçi temsilcilerinin mutabakatının bir diğer tezahürü, ifadesini "folkhemmet"te bulan pederşahi devlet anlayışının yerleşmesidir. Türkiye'ye parmak ısırtan bu devletçilik anlayışı, zamanla, İsveç'i, geniş kapsamlı sosyal güvenlik programlarının yanı sıra ekonominin devlet tarafından sıkı bir biçimde yönlendirildiği, vergilerin emsal ülkelerden hayli yüksek olduğu bir ülke haline getirmiş, '90lı yılların başlarında ziyadesiyle ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya bırakmıştır. Günümüzde İsveç, işsizliğin reel terimlerde % 25'i bulduğu bir ülkedir. İşin ilginç yanı, Alpay'ın "dünyanın en demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olmayı başarmış" (1) olduğunu iddia ettiği İsveç'in çalışma bakanının yalan söylemek, gerçek rakamları saptırmakla suçlanıyor olmasıdır. (2) Ülkenin önde gelen aydınlarından Ulrtlch Beck, "zombi kavramlar" dediği, ölü oldukları halde ölmeyi reddeden kavramlar arasında İsveç "devlet"ini, İsveç "ulus devleti"ni, İsveç "refah devleti"ni sayar. Günümüz İsveç'inde gelişen bir diğer fıkra, ülkenin pek yakın bir zamanda "welfare turistleri" yani "sosyal hukuk devleti" İsveç'in işsizlik sigortasından yararlanmak üzere ülkeye akın edecek "on hatta yüz binlerce" turistle ne yapılacağı sorusudur. Kara mizah!

Tüm ulus-devletler gibi İsveç de kendisine özgü bir ulusal kişilik geliştirmiştir. Her ne kadar Norveç gibi "İsveç de, gurur ve hatta kendini beğenmişlik şeklindeki ölümcül bir günahın pençesinde kıvranmaktaysa da" İsveç milliyetçiliğinin çok daha sakin, kışkırtmalara hayli kapalı olduğu anlatılır. İsveçli Fjordman, kendilerini "ahlâki süper güç" olarak "göstermekten hoşlandıklarını" söyler, "Bir Fransız gözlemcinin ifade ettiği gibi, İsveç bütün dünyanın kaynanasıdır." Öte yandan, "gürültücü ya da yayılmacı" bir ülke olmamalarını, içsel sükunetlerine borçlu olmadıkları, ataları Vikinglerin ve "Kuzey Arslanı" lâkaplı, İsveç Kıralı "Gustaf Adolf den store" yani "Büyük Gustaf"ın (1594-1632) "Avrupa'yı haraca kesmiş olmasının tasdikindedir." İsveç, I. ve II. Dünya savaşları arasında İtalya ve Almanya'da görülen hercümerci yaşamadıysa, nedeni, her iki savaşa da girmemiş olmasıdır denir. Buna karşın, savaş süresince İsveç ekonomisi hemen tümüyle Nazilerin Yeni Düzen'ine (New Order) eklemlenmiş, yüzde otuzu Alman silâh sanayii tarafından kullanılan yüksek-nitelikli demir cevheri ihtiyacına ilaveten Almanya'nın gıda, odun ve diğer hammadde gereksinimlerini karşılamıştır. Alpay'ın şiddetle reddetmesine (3) karşın, İsveç, bugün de Avrupa'nın en çok silâh üreten ve satan ülkelerinden birisidir. Ülkede "salt ihracat için silâh üretmek" yasak olduğu halde, İsveç'in 2000'li yıllardaki silâh üretiminin 1995-1998 dönemine kıyasla % 48 arttığı ve bu oranın doğrudan ihracata yansıdığı; sadece 2004'te aralarında Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan, Omar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Tunus'un olduğu (bunlar "özgür olmayan," "diktatörlükler" olarak tasnif edilen ülkelerdirler!) 119 milyon İsveç Kronu değerinde satış yaptığı, bu miktarın 1998'deki 10 milyon kronu yaklaşık on iki kez katladığı; dahası, İsveç hükümetinin 2004'te silâh sanayiini araştırmak üzere görevlendirdiği komisyonun 2005'te silâh satışlarını serbest bıraktığı bilinirken (4) yazarımızın feveranının nedenini anlamakta güçlük çektiğim doğrudur. Aynı İsveç, "İrangate" olarak da bilinen, İran-Kontra skandalına da karışmıştı. Olay, 1980'li yılların ortasında patladı. İran-Irak Savaşı sürüyordu, İran'a sözde silâh ambargosu uygulanıyordu. Ronald Reagan ABD başkanıydı ve can düşmanı İran'a, İsveç'in de dahil olduğu gizli bir operasyonla silâh satarken "yakalandılar." Dahası, satıştan elde edilen paraları yine İsveç'in dahil olduğu bir operasyonla Nikaragua'da Kontra diye bilinen "anti-komünist" gerillaları kaynaklamakta kullandıkları ortaya çıktı. Kontra'lar, Nikaragua'nın seçimle gelmiş sosyalist Sandinista hükümetini devirmeye çalışıyorlardı. Ama ne gam!

Nazi Almanya'sından geri kalmayan...

İşaret etmeye çalıştığım, Nazi Almanya'sı ile birlikte çalışmış, kredi kullandırmak suretiyle Wehrmacht'ın askeri teçhizat alımlarını kaynaklamaktan geri durmamış olan İsveç'te, fiiliyatta pek bir şeyin değişmediğidir. Şu şerhle ki, II. Dünya Savaşı'nın meyvelerini yiyen İsveçliler, eriştikleri refah seviyesinden hoşnut, savaşlarının dehşetengiz etkilerini uzaktan seyredebilme lüksüne sahip insanlar olarak, "Faşist devletlerin en ılımlısı" (5) kalmayı başarabilmişlerdir. İktidara Hitler ve Mussolini gibi seçimle gelen SAP, menhus ikiliden farklı olarak, gücünü halkına çevirmemeyi bilmiştir. Dahası, II. Dünya Savaşı sonrasında "tüm 'Solcular' gibi, açık milliyetçiliği bırakıp, İsveç'in üstün bir ülke olduğu duygusunu saklı tutmayı" başarmış olduğundan, kendisini dünyanın geri kalanının ahlâk bekçisi olarak görebiliyor olmasına şaşırmamak gerekse gerekir.

Ancak, "açık" milliyetçiliği bırakmanın, "milliyetçilik"i bırakmak anlamına gelmeyeceği de açıktır. Nitekim, İskandinavya'nın hemen her ülkesinde rastlanan "çokkültürlülük" karşıtlığının İsveç'te de mümbit zemin bulmaya başladığı görülmektedir. "Folkhemmet" ülküsünü şiar edinmiş olan İsveç'e "çokkültürlülük," çok sayıdaki yabancı göçmen ve/veya sığınmacılar tarafından dayatılmış olan nisbeten yeni bir durumdur. İsveçli etnolog Maria Backman, Stockholm yakınlarındaki Ronna in Södertalje'deki polis karakoluna bu yılın başlarında göçmen gençler tarafından otomatik silâhlarla ateş açılması olayını inceleyen "Beyazlık ve Cinsiyet" başlıklı makalesinde, göçmenlerin sarışın İsveçli kızları "hafif meşrep ve kışkırtıcı" buldukları için sataştıklarını, olayların kızların tepki vermeleri sonucu büyüdüğünü anlatmakta, "hızlı göç sonucu İsveçli sakinlerinin minnacık bir azınlığa dönüştükleri" kasabada, sarışın kızların cinsel tacizi önlemek için saçlarını boyatmak zorunda kaldıklarını söylemektedir. "Sarışın olmak, yaşlı adamların bakışlarına, gençlerin 'fahişe' nidalarına muhatap olmak demektir." Nitekim, "İsveç'te tecavüz suçları bir kuşak içinde dört misli artmış olup, söz konusu istatistiklerde İslâm ülkelerinden gelen erkeklerin nüfuslarıyla orantısız bir yer kapladıkları görülmektedir." Yani? Yani, sakın, Alpay'ın yalanladığı "İsveç'te ... kadınların yoğun bir şekilde şiddete maruz kaldığı" şeklindeki gözlem, Müslüman erkeklerin sarışın kızlara uyguladıkları şiddet olmasın? 2004 Haziran'ında yapılan bir kamuoyu yoklamasında, deneklerden % 50'sinin göçmen akınlarının kısıtlanmasını istediklerini düşündüğümde, doğrusu, olabilir gibi geliyor! Zaten, Avar'ın sokak röportajları da İsveç'in Iraklı sığınmacıların akınına uğradığı 2006'da yapılmamış mıydı? Kaldı ki, aynı deneklerin üçte ikisi, "İslâm'ın İsveç toplumuna uyum sağlayabileceğinden emin olamadıklarını" belirtmişlerdi.

Program yapımcısına yapılan haksızlık

Neticeyi kelâm, yazımın başında hangi İsveçli (ya da Batılı!) bir sütun yazarı kalkar da Türkiye'yi eleştiren bir televizyon programını "benim tanıdığım Türkiye'ye hiç ama hiç benzemiyordu" gibisinden, mükemmelen öznel bir değerlendirmeyle topa tutabilir diye sormuştum. Cevabını şimdi veriyorum: hiçbirisi. Çünkü, hem belgelendirilmemiş kişisel şehadetin okuru ikna etmeye yetmeyeceğinden hem de "sen ya Türkiye'yi hiç tanımamışsın ya da Türkiye gerçeğini bilerek isteyerek saptırıyorsun" şeklinde bir karşı-saldırıya çanak tutmasından ürker. Öznel yaklaşımlar, hemen her zaman tartışmanın "argumentum ad hominem" şeklinde yozlaşmasıyla sona erer. İsveç'te eğitim görenler mutlaka bilirler ama bilmeyenler için açıklayayım: Latince kökenli bir terimdir. Bir argümanı ya da hükmü, delillerle değil, hükmü ya da argümanı ileri süreni karalamak suretiyle çürütmeye kalkışmak anlamındadır ve mantık ilminde safsataya girer. Alpay'ın, program yapımcısını "devlet kurumları içinde yuvalanmış Batı ve AB düşmanı" saydığı, kendince kötü şöhretli Kızıl Elma koalisyonundan olmakla suçlaması, "gazeteciliğin yüklediği sorumluluktan tamamen yoksun" olduğunu iddia etmesi, bu fasıldandır.

(1) TRT'de skandal, 18.12.2006, Zaman.

(2) Hans Karlson, LO (LO, devasa bir işçi sendikasıdır).

(3) "11 Aralık akşamı TRT 1'de yayımlanan İsveç ve Nobel konulu 'belgesel'de inanılmaz bir önyargı ve tek yanlılıkla şunlar iddia ediliyordu: İsveç dünyaya silah ve savaş ihraç eden ... bir ülkeydi... Bu ve benzeri uydurma bilgilerin art arda sıralandığı programda tasvir edilen İsveç ... benim dokuz yıl süreyle içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum İsveç'e hiç ama hiç benzemiyordu."

(4) Anja Skeppstedt, Country report on the Swedish arms trade To the ENAAT-meeting in London, United Kingdom, May 2005. Covering the time since the meeting in Czech Republic, June 2004 until now.

(5) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

KELİME KUTUSU HER NEVİ KİTAP İNCELEME ARAŞTRMA VE TAHLİL SİTESİ

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

Google