5/2/2007 - İsveç: İmaj her şeydir!
İtiraf etmeliyim ki, Şahin Alpay'ın yakıcı öfkesinden (1) olmasa, İsveç, 1987 İran-Kontra skandalından; ki, bardağı taşıran son damladır, bu yana defteri dürülmüş bir ülke olarak gündemimden tümüyle düşmüştü.
Ne, '78 kuşağı muhaliflerine kucak açmış olması, ne Pamuk'u malûm ödülle onurlandırması ne de Banu Avar'ın TRT'deki programı, tutumumda bir değişiklik yaratabildiydi. Umursamazlık kalkanımı delen, Alpay'ın öfkesinin uyandırdığı haset! Doğrusu, İsveç'in kendisini her koşulda savunabilecek, Türkiye'nin önde gelen gazetelerinden birisinde sütun sahibi, ünlü bir aydın yetiştirmiş olmasını çok ama çok kıskandım! Darısı başımıza da diyeceğim, ama hangi İsveçli (ya da Batılı!) tanınmış bir sütun yazarı kalkar da Türkiye'yi eleştiren bir televizyon programını "... benim dokuz yıl süreyle içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum Türkiye'ye hiç ama hiç benzemiyordu" gibisinden, mükemmelen öznel bir değerlendirmeyle topa tutabilir?
Her neyse... Kendi adıma söz konusu ülkeden bütünüyle soğumama neden olan olaylar silsilesinin ilklerinden biri, '80li yılların başında İsveç'in 40 yıl süreyle resmi devlet politikası olarak uyguladığı "zorunlu kısırlaştırma" kampanyasının 1976'a kadar sürmüş olduğunun ortaya çıkması oldu! Bu süreçte 62.000 İsveçli, "İsveç halkının kalitesini iyileştirmek" amacıyla kısırlaştırılmışlardı! Kimler? "Karışık ırklar," düşük zekâlılar, sakatlar. "İstenmeyen genler"inin gelecek nesillere transfer edilmesini önlemek için devlet tarafından zorla kısırlaştırıldılar. Kısırlaştırmanın, zapturapt altına alınamayan düzen muhaliflerine, hafifmeşreplere, uygunsuzlara uygulandığına dair deliller de ayrıca mebzul miktardaydı. (2)
"Faşist" nitelendirilmesine uygun bir ülke
Şimdi, "karışık ırklar" tanımlamasının, masum okura "nasıl yani?" dedirtebileceğinin farkındayım. Efendim, İsveç, "eugenics" yani "insanının 'olumlu' niteliklerini yüceltmek, 'olumsuz' niteliklerini bastırmak"la iştigal eden "bilim"de hayli ustalaşmış bir ülke olup, İsveç Irksal Biyoloji Enstitüsü, Stockholm'de 1920'de açılmıştır. Nitekim, söz konusu televizyon programında Alpay'ı onca kızdıran "soykırım" bahsinin (3) mağdurları Samilerin "genetik mirasları," "Saf Irk" düşüncesine meftun Aryanist Alman meslektaşlarıyla sıkı işbirliği içinde olan İsveçli genetikçiler tarafından uzun uzun incelenmiş, "en sık rastlanan Sami MtDNA (kadın) haplotipinin U5b1 olmakla birlikte V tipine de sıkça rastlandığı" tesbit edilmiş ve bu tesbitleri, Wikipedia kadar yaygın ansiklopedilerde bile yer alabilmişlerdir. Anlayabildiğim kadarıyla araştırma sonuçları, Samileri aklar (!) "kadim Avrupa halklarından birini temsil ettiklerini" ispatlar mahiyettedirler.
İspatlamamış olsalar ne olur, dediğinizi duyar gibiyim. Kim, daha da önemlisi, neden, buz üstünde ren geyiği kovalamaktan başka günahı olmayan gariban bir azınlığın genleriyle uğraşsın, değil mi? Eğer, İsveç gibi, "eugenics"le iştigal eden bir ülkeyseniz, uğraşırsınız. Nitekim, "nüfusuyla kıyaslandığında İsveç, Nazi Almanya'sından sonra en çok sayıda kısırlaştırmanın yapıldığı ülkedir..." Ve, Samiler şöyle dursun, "1934-1976 yılları arasında yürürlükte kalan İsveç Kısırlaştırma Yasası uyarınca hadım edilen 62.000 kişinin % 90'ı kadındır. Kırk yılı aşkın bir süreyle İsveç işçi sınıfının 'marginalized' (yani, "önemsizleştirilmiş," toplum dışı edilmiş) genç kadınları, zorla kısırlaştırılmak tehlikesine maruz kaldılar... 15 yaşındaki 'teenager'lar, dans salonlara gitmek gibi 'suçlar'dan kısırlaştırıldılar. 1960'ta bir kadın, motosiklet çetesine dahil olduğu için kısırlaştırıldı. Zorunlu kısırlaştırılma, yetimlerin yetimhanelerden salınıverilme koşullarından birisiydi..." (4)
Güler misiniz, ağlar mısınız bilmem ama Kısırlaştırma Yasası'nı yürürlüğe koyan, İsveç Sosyal Demokrat Partisi, yani SAP'tır. Nitekim, yasa, SAP'ın "Welfare" Kapitalizminin İsveç Modeli dedikleri (welfare kapitalizminden murat, refah ya da sosyal yardımlaşma kapitalizmi) başlatmasından hemen sonra geçirildi. Bahse konu model, Alfred Nobel'inki gibi "devasa şirketler ve işçiler arasında ulusal birlik" hedefliyordu ki, bu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisini Demokratik Sol'un kalesi, parlayan ışığı, hatta "ikonası" olarak parlatan İsveç'in parmak ısırtan bir takiyesi olsa gerekirdi! Nitekim, "...pek dillendirilmemekle birlikte, İsveç'in Faşist bir ülke olarak nitelendirilmesini haklı gösterecek çok sayıda sağlam neden vardır." (5)
İsveç'e kim, ne cür'etle faşist diyebilir? Alpay'ın hışmını daha fazla çekmeden, hemen açıklamalıyım: Siyaset bilimciler! Nedeni, 1932'de iktidara gelen (ve daha bu yılın 2006 Eylül seçimlerinde merkez-sağ kıpırdayıncaya kadar) tam 65 yıl süreyle İsveç'te iktidarda kalan Sosyal Demokratların program ve politikalarının İsveç'i bir 'folkhemmet'e (Almanya'da 'Volksheimat') dönüştürmeyi hedeflemiş olması. Şimdi, "folk" ya da "volk" sözcüklerini diğer dillere olduğu gibi Türkçeye de çevirmek zor, çünkü "halk" ve "ırk" (6) kavramlarını bütünleştiren bir kelime; bu bağlamda, "folkhemmet" kültürel ve genetik nitelikleri müstakar (homojen) olan İsveçliler için "yuva" teşkil edebilecek bir yapılanmaya yöneliş anlamına geliyor. Vurgulamaya çalıştığım, İsveç sosyal demokratlarının ideolojilerinin ırkçılıktan azade olmadıkları ve "folkhemmet"in sadece belirli bir ırka "den Svenska folkstammen"e yani İsveç ırkına dahil olanları kapsadığı, Tomedal Finlileri gibi azınlıkları kapsamadığıdır.
İlk kez 1910 yılında Rudolf Kjellen tarafından "Staten som livsform" yani "Yaşayan Bir Varlık Olarak Devlet" isimli kitapta dillendirilen ve İsveç Modelinin çekirdeğini oluşturan "folkhemmet" kavramı, özünde ve esasında "tüzel" (corporate) veya "birleşmiş" (collectivist) Faşist Devlet'in tanımlayıcı niteliğidir; ve dolayısıyla Faşizm gibi, İsveç Modeli de Komünizm ile Kapitalizm arasında, Üçüncü Yol olarak ortaya çıkmıştır.
Yeri gelmişken: Türkiye gündemine çok yabancı olduğu için "korporasyonculuk" olarak çevirmek zorunda kaldığım (İtalyanca 'corporativismo'dan) "corporatism" ya da "corporativism," siyasi gücün ekonomik, endüstriyel, tarımsal ve meslek örgütlerine hasredildiği siyasi ya da ekonomik sistemleri tanımlar. Günümüzdeki "şirket" kavramını aşan bu sivil korporasyonlar, kendi iç-hiyerarşileri olan, seçilmemiş gruplanmalardır ve amaçları kontrolleri altında tuttukları toplumsal veya ekonomik yaşamı denetlemektir. Örneğin, çelik korporasyonu, çelik işi yapan tüm patronların ortak bir fiyat ve ücret politikası saptamak üzere bir araya geldikleri bir karteldir. Siyasi ve ekonomik gücün böylesi grupların elinde toplanmış olması, "tüzel" yani "corporate" devlete işaret eder. (MHP'nin '70'li yıllarda önerdiği "9 Işık" doktrininin tam da bu sebepten kınandığını hatırlatayım.) Nitekim, hangi ansiklopedide baksanız, "korporasyonculuk" sizi "Faşizm" maddesine yollar.
"Demokratik sol ambalaj'
Faşizmin en iyi ifadesini Mussolini yönetiminde bulduğu malûm. Mussolini, İtalyan işveren ve işcilerini, işkollarına göre önce yerel sendikalar şeklinde örgütlemiş, yerel sendikaları da ulusal federasyonlar şeklinde birleştirmişti. Böylece, tarım, ticaret, endüstri, banka vb. sektörlerin oluşturduğu 22 korporasyonun en üst düzey temsilcileri devlet aygıtına eklemlenmiş, ekonomik faaliyetleri düzenlemeye, hizmet ve ürünlerin fiyatlarını belirlemeye, işçi-işveren çatışmalarında hakemlik etmeye koyulmuşlardı. Öte yandan, Faşizmin tüyler ürpertici şöhretini İtalya'da kazandığı, sistemin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gözden düşmüş gibi durduğu da malûm. Malûm olmayan, başta İsveç olmak üzere İskandinav ülkeleri ile Avusturya ve Hollanda'da isim değiştirerek sürüyor olması. Ne ki, yeni adı "neo" korporasyonculuk.
Liberal, toplumsal ya da zümreci ("societal") korporasyonculuk olarak biliniyor. Bunlardan sonuncusunun ima ettiği, toplumu ırkı bir, ülküsü bir, yeknesak bir halk olarak görmek ki, "Sol"un "S" ile bağdaşmayan bir dünya görüşüdür. Bu bir yana, neo-korporasyonculuk, bireylerin temsil etme ve edilme haklarını yaşadıkları bölgelere değil, mensup oldukları işlevsel işkollarına göre tanır ki, bu, faşizmin olmazsa olmazıdır. Neo-korporasyoncular, ekonomik çıkar gruplarının örgütlenmelerini ve hükümetin tüm gücüyle desteklediği ekonomik politikaları oluşturmalarını, tartışmalarını, uygulamalarını, yönetmelerini öngörürler. İsveç bağlamında, bu uygulama, İsveçli işverenler federasyonu ile önde gelen işçi birlikleri arasındaki yakın korporatist ilişkiler şeklinde ortaya çıkar. 1930'lu yıllarda 20. yüzyılın başlarında İskandinavya'yı kasıp kavuran sınıf çatışmalarını önlemek gerekçesiyle bizzat SAP ve işçi birlikleri tarafından yapılandırılmıştır. Buna karşın, İsveç'in on yıllardır keyfini sürdüğü demokratik sol ambalaj, bizim '78 kuşağını hayran bırakabilmiştir!
(!) TRT'de skandal, 18-12-2006, Zaman.
(2) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.
(3) ("... Laponların geçen yüzyıllarda kültürel eritme politikalarına hedef oldukları doğrudur. (Geçmişte bu tür asimilasyon, azınlıkları çoğunluk kültürü içinde eritme politikaları izlemeyen Avrupa ülkesi var mıdır?) Ama Laponların soykırıma ya da katliama uğradıkları doğru değildir. Toplam 85 bin dolayında nüfusa sahip olan Laponlar bugün İsveç, Norveç ve Finlandiya'da tam bir dil ve kültür özgürlüğüne sahip oldukları gibi, kendi meclislerini de kurmuşlardır. Bu bilgileri ansiklopedilerden edinmek mümkündür. "TRT'de skandal, 18-12-2006, Zaman.
(4) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.
(5) Jon Jayray, "History Comments" 28 Temmuz 2005.
(6) "leute" ve "rasse" sözcükleri.
|
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
5/2/2007 - Bakındı şu İran'ın yaptığına!(II)
Tahran sokaklarında geleneksel kara giysileri, şakaklarından sarkan lüleleri, geniş kenarlı kara şapkalarıyla beliren Neturei Karta tarikatına mensup Yahudiler, zaman zaman Ağlama Duvarı'nda dövünürlerken hayretle seyrettiğimiz "ultra" Ortodoks "Hasidi"lerden.
"Resmi Soykırım" denilen olguya dair verilerin yeniden gözden geçirilmesini amaçlayan 11 Aralık "Review of the Holocaust: Global Vision" (1) konferansına göğüslerine iliştirdikleri "Yahudi, Zionist değil!" rozetleri ile katılırlar. Cemaatin ileri gelenlerinden delege Haham David Weiss, Filistin'in Yahudilere ait olmadığını, Filistinlilere geri verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Soykırım'ı inkâr ediyor değillerdir, ancak "Bir halkı ezmek için Soykırım'ı böylesine utanmaz ve saldırgan (2) bir tavırla suistimal eden Zionistler"e fena halde içerlemekte, "yalancı" olduklarını söylemektedirler.
İsrail bin Elizer'in söyledikleri önemli
Yeri gelmişken, Hasidizm, İbranice "çasidus" kelimesinden türer ki, "takva" diye çevirmek mümkün. Dinî bir hareket olarak 1700'lü yıllarda Beyaz Rusya ve Ukrayna'da ortaya çıkmıştır. Kurucusu, İsrail bin Eliezer'dir. 1698-1760 yılları arasında yaşayan bu haham, Ba'al Şem Tov olarak da bilinir. Ba'al Şem Tov'un yaşadığı yıllar, Yahudiler için en az Soykırım felâketi kadar feci yıllardır. İsrail bin Eliezer, zulmün nedenini Yahudilerin dinden çıkmış olmalarında bulur; "Önce Kanun" der, "Önce Kanun öğrenilecek. Kanun'u öğrenmek, Kudüs'teki Mabed'i yeniden inşa etmekten daha önemlidir. Tevrad'ı eline alan "Sanki daha bugün almışım Sina Dağı'ndan" demeyi, "Hazreti Musa'nın eline değdiği günkü kadar taze" olduğunu bilmelidir. Ve bilmelidir ki, "Tevrat'ta yazılandan gayri, öğrenecek bir şey yoktur yeryüzünde. Felsefe gibi dünyevi bilgiler, ancak ne gece, ne de gündüz olan bir saatte okunabilirler." Dahası var: "Ölüm, işlenilen günahların karşılığı olarak ödenen bir bedeldir. Gerçekten günahsız olan insan ölmediği gibi, Filistin'de dört endaze yürüyen biri de ölmez." Ancak, bu Filistin, "Mesih'in geri dönüp kendi kırallığını ilân ettiği" Filistin'dir, Yahudilerin "Yahova'ya, Mabed'lerine, özgürce ve hep beraber tapınacakları" Filistin'dir. Zira, "Tanrı'nın sözünün, yani Tevrad'ın, esas alınmadığı" bir Yahudi vatanı olamaz; Mesih gelmeden önce bir Yahudi vatanından söz edilemez.
Ba'al Şem Tov'un 1760'ta ölümünden sonra müridleri Rusya'nın dört bir yanına dağılarak, yaşam savaşı verirler. Ancak 1917 Bolşevik Devrimi, onların son ümitlerini de yok eder ve bu ülkenin "miadını doldurduğu" kararını getirir. Rusya'yı "Esav ve Edom"un, yani İblis ve Azrail'in ülkesi ilân ederler ve Amerika'ya göç kararı alırlar. "Sekiz gün içinde" toplanırlar ve beş ay sonra New York Eyaleti'nin göçmenleri karantina altına aldığı Ellis adasındadırlar. Yahudi Uluslararası Sosyal Yardım Komitesi, onları New York'un Brooklyn semtine, kendi insanlarının arasına yerleştirir. Ancak, Amerika, bu göçmenler nezdinde Mesih geri dönüp kendi kırallığını ilân edinceye kadar temiz kalmak, dış dünyanın kışkırtmalarına kapılmadan yaşayabilmek için kendilerini misafir eden bir ülkeden ibarettir. Oysa, Mesih'in "vadedilmiş topraklara dönüşü"nü beklemek istemeyen Zionist örgütler, İngilizlerin kontrolleri altında olan Filistin'e göçü 1943 yılında yasaklayarak Hitler'in katliamını kolaylaştırınca, silâhlı direnişe geçerler. Bundan beş yıl kadar sonra da Filistin toprakları Arap (Ürdün) ve Yahudi (İsrail) devletleri olmak üzere ikiye bölünür. Hasidiler, "Gerçek goyim toprağında yaşamak Yahudi goyimi arasında yaşamaktan evlâdır" inancı doğrultusunda diğer Yahudiler gibi İsrail'e göç etmeyeceklerdir. Dönemin Hasidi liderlerine göre Ben Gurion, milleti Yahova'nın adını anarak aldatmakta, saptırmakta, dünya nimetlerine uşak etmekte, İsrailoğullarına vaadedilen toprağa Hıristiyanların yöntemlerini yerleştirerek murdar etmektedir. Dolayısıyla, Zionistlere karşı çıkmak, kendilerine "Yahudi diyen bu goyimleri" (3) durdurmak, Yahova'nın yolundan dönenleri durdurmak şart olmaktadır.
Soykırım şantajını deşifre etmek gerekirse...
Öte yandan, Rusya kökenli Hasidilerin İran'la olan ilişkileri Kacar Kıralı Ahmet Şah'ın dönemine uzanır. Ahmet Şah, Rıza Han'ın 1926 yılında devirip, yerine Pehlevi hanedanını kurduğu adamdır. Hasidilerin 1917 sonrası göçleri işte bu Ahmet Şah'ın hüküm sürdüğü yıllara rastlar. Dönemin mollaları, kıralın bilgisiyle, Hasidilerin İran tarikiyle Türkiye'ye, buradan da Amerika'ya geçmelerine yardımcı olmuşlardır. Nitekim, Hasidilerde "Tanrının emirlerine uydukları, şirk ve tuğyan üzerine kurulu sistemleri reddettikleri sürece Müslüman toprakları Yahudileri en iyi ağırlayan topraklar oldu" şeklinde bir yaygın bir düşünce vardır. Bu bağlamda, Tahran Konferansı'nı "Yahudi-düşmanlığı bütünüyle bir Batı fenomenidir. İslam ülkelerinde anti-Semitizm diye bir oluşum hiçbir zaman görülmemiştir." diyerek açan Dışişleri Bakanı Mottaki'yi yadırgamamış olmaları gerekir.
İran Konferansı'nın uluslararası medyada yer bulabilmiş, daha doğrusu, AP'nin bile göz ardı edememiş olmasının başlıca nedeni de Neturei Karta grubunun katılımı olsa gerektir. Yoksa, çok iyi bildiğimiz gibi, ne Adelaide, ne Institute for Historical Revision (IHR) ne benzeri anti-Zionist örgütler, ne de Prof. Faurisson gibi eylemcilerin başlarına gelenler, Türk medyası şöyle dursun, uluslararası medyada da kolay kolay yer alan haberler değillerdir. Nitekim, Tahran da, konferansa katılanların adlarını son dakikaya kadar gizli tutmak ve göz ardı edilemeyecek bir sürprizle ortaya çıkmak gibi bir yola başvurmuştur. Oysa, özellikle de Institute for Historical Revision yabana atılamayacak bir sivil toplum örgütüdür. 1978'de California'da kurulmuş olup, amacını, "tarihi, verilerle eşleştirmek" olarak açıklamakta, "gerçeklere ve sahihliğe adanmış bir örgütlenme olarak, tarihi tashih etme geleneğini sürdürmekte" olduğunu ifade etmektedir. Kendi ifadelerine göre, "IHR, çoğu zaman 'Soykırım inkârcısı' olarak yanlış konumlanmakta, amaçları saptırılmaktadır." Oysa, bu tür iftira kampanyaları gerçeklere tümüyle aykırıdır ve Enstitü 'Soykırım'ı inkâr' etmez. Kaldı ki, yirminci yüzyılı yaşayan sorumlu akademisyenlerin hiçbirisi Avrupa Yahudilerinin İkinci Dünya Savaşı'nda başlarına gelen büyük felâketi teslim etmemezlik etmez. "Bununla beraber, IHR yıllar içinde bağnaz Soykırım itlâfı hikâyesinin bazı unsurlarını sorgulayan ayrıntılı kitaplar ve çok sayıda irdeleyici makaleler neşretmiş; birtakım abartmaları ve yalanları gün ışığına çıkarmıştır. IHR neşriatının bu konuya eğilmesinin nedeni, Soykırımın Amerika'nın ve dünyanın büyük bir kısmının kültürel ve siyasi yaşamında devasa önemi haiz bir rol oynuyor olmasıdır. Azımsanamayacak sayıda Yahudi akademisyenlerin de kabul ettikleri gibi, 'Soykırım atağı' Yahudi-Zionist cephaneliğinin önde gelen silâhıdır; Soykırım'dan olmasa kabul edilemez olan İsrail politikalarına ve özellikle de Avrupa ülke ve şirketlerinden haraç alınan çok büyük meblağlara göz yumulmasına neden olmaktadır. Birkaç cesur Yahudi yazar, 'Soykırım kültü', 'Soykırım şantajı', 'Soykırımanya' ve 'Soykırım sanayi' dedikleri olgulara karşı çıkmaktadırlar."
IHR'nin yazarları arasında Roger Garaudy, David Irving, Harry Elmer Barnes, Paul Rassinier, Fred Leuchter gibi ünlü akademisyenler var. Ve anlaşıldığı kadarıyla, aralarında Yahudi Savunma Birliği'nin (4) de olduğu ve FBI'ın terörist ilân ettiği birtakım örgütler tarafından ölümle tehdit ediliyorlar. Bir defasında ofisleri ve depoları da kundaklanmış, on binlerce belge yakılmış. ADL ve Simon Weisenthal Merkezi gibi Zionist grupların sürekli saldırısı altındaymışlar.
IHR şöyle dursun, "aslolanın" Soykırım'a gölge düşürmesi muhtemel her türlü sorgulamayı Yahudi-düşmanlığı ile eşleştirmek ve karşı durmak olduğu dayatılan dünya düzeninde, Ahmedinecat ve Mottaki gibi liderleri "marjinal" ilân edip, mahallenin delisi kabilinden abesle iştigalle suçlamak elbette en kolayı. Ama acaba öyle mi? İran Dışişleri Bakanı'nın sözlerine saptırmaksızın kulak verildiğinde, Tahran Konferansı'nın hiç de rastgele ya da "desparado" bir girişim olmadığı, tersine üzerinde düşünülmüş bir dışpolitika stratejisinin ses getiren parçası olduğu görülüyor. Mottaki, "Eğer Soykırım'ın resmi varyantına ilişkin kuşku doğarsa, İsrail'in kimliği ve yapılanmasına ilişkin kuşku da doğacaktır. Ve eğer, bu gözden geçirme sürecinde Soykırım'ın tarihi bir gerçeklik olduğu isbat edilirse, o zaman da bölge Müslümanlarının ve Filistinlilerin neden Nazi suçlarının cezasını çektikleri sorusu gündeme gelir." diyor, kaldı ki, "Bugün Nazizme karşı olduklarını söyleyen sömürgecilik ve ırkçılıktan sabıkalıdırlar".
İster "naif" diyelim, ister "Don Kişotluk", bakar mısınız şu "rogue" (5) mollaların yaptıklarına?
(1) "Soykırımın Yeniden Gözden Geçirilmesi: Küresel Vizyon"
(2) Kullanılan kelimeler "brazen" ve "beligerent."
(3) "Goyim" Yahudi olmayanlar
(4) Jewish Defense League
(5) "Düzenbaz, dolandırıcı; yaramaz; serseri, ipsiz sapsız; kerata; sürüden ayrılmış bir fil, bir bizon gibi tehlikeli" (Hazar İngilizce-Türkçe online sözlük)
|
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
5/2/2007 - Bakındı şu İran'ın yaptığına!(II)
Tahran sokaklarında geleneksel kara giysileri, şakaklarından sarkan lüleleri, geniş kenarlı kara şapkalarıyla beliren Neturei Karta tarikatına mensup Yahudiler, zaman zaman Ağlama Duvarı'nda dövünürlerken hayretle seyrettiğimiz "ultra" Ortodoks "Hasidi"lerden.
"Resmi Soykırım" denilen olguya dair verilerin yeniden gözden geçirilmesini amaçlayan 11 Aralık "Review of the Holocaust: Global Vision" (1) konferansına göğüslerine iliştirdikleri "Yahudi, Zionist değil!" rozetleri ile katılırlar. Cemaatin ileri gelenlerinden delege Haham David Weiss, Filistin'in Yahudilere ait olmadığını, Filistinlilere geri verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Soykırım'ı inkâr ediyor değillerdir, ancak "Bir halkı ezmek için Soykırım'ı böylesine utanmaz ve saldırgan (2) bir tavırla suistimal eden Zionistler"e fena halde içerlemekte, "yalancı" olduklarını söylemektedirler.
İsrail bin Elizer'in söyledikleri önemli
Yeri gelmişken, Hasidizm, İbranice "çasidus" kelimesinden türer ki, "takva" diye çevirmek mümkün. Dinî bir hareket olarak 1700'lü yıllarda Beyaz Rusya ve Ukrayna'da ortaya çıkmıştır. Kurucusu, İsrail bin Eliezer'dir. 1698-1760 yılları arasında yaşayan bu haham, Ba'al Şem Tov olarak da bilinir. Ba'al Şem Tov'un yaşadığı yıllar, Yahudiler için en az Soykırım felâketi kadar feci yıllardır. İsrail bin Eliezer, zulmün nedenini Yahudilerin dinden çıkmış olmalarında bulur; "Önce Kanun" der, "Önce Kanun öğrenilecek. Kanun'u öğrenmek, Kudüs'teki Mabed'i yeniden inşa etmekten daha önemlidir. Tevrad'ı eline alan "Sanki daha bugün almışım Sina Dağı'ndan" demeyi, "Hazreti Musa'nın eline değdiği günkü kadar taze" olduğunu bilmelidir. Ve bilmelidir ki, "Tevrat'ta yazılandan gayri, öğrenecek bir şey yoktur yeryüzünde. Felsefe gibi dünyevi bilgiler, ancak ne gece, ne de gündüz olan bir saatte okunabilirler." Dahası var: "Ölüm, işlenilen günahların karşılığı olarak ödenen bir bedeldir. Gerçekten günahsız olan insan ölmediği gibi, Filistin'de dört endaze yürüyen biri de ölmez." Ancak, bu Filistin, "Mesih'in geri dönüp kendi kırallığını ilân ettiği" Filistin'dir, Yahudilerin "Yahova'ya, Mabed'lerine, özgürce ve hep beraber tapınacakları" Filistin'dir. Zira, "Tanrı'nın sözünün, yani Tevrad'ın, esas alınmadığı" bir Yahudi vatanı olamaz; Mesih gelmeden önce bir Yahudi vatanından söz edilemez.
Ba'al Şem Tov'un 1760'ta ölümünden sonra müridleri Rusya'nın dört bir yanına dağılarak, yaşam savaşı verirler. Ancak 1917 Bolşevik Devrimi, onların son ümitlerini de yok eder ve bu ülkenin "miadını doldurduğu" kararını getirir. Rusya'yı "Esav ve Edom"un, yani İblis ve Azrail'in ülkesi ilân ederler ve Amerika'ya göç kararı alırlar. "Sekiz gün içinde" toplanırlar ve beş ay sonra New York Eyaleti'nin göçmenleri karantina altına aldığı Ellis adasındadırlar. Yahudi Uluslararası Sosyal Yardım Komitesi, onları New York'un Brooklyn semtine, kendi insanlarının arasına yerleştirir. Ancak, Amerika, bu göçmenler nezdinde Mesih geri dönüp kendi kırallığını ilân edinceye kadar temiz kalmak, dış dünyanın kışkırtmalarına kapılmadan yaşayabilmek için kendilerini misafir eden bir ülkeden ibarettir. Oysa, Mesih'in "vadedilmiş topraklara dönüşü"nü beklemek istemeyen Zionist örgütler, İngilizlerin kontrolleri altında olan Filistin'e göçü 1943 yılında yasaklayarak Hitler'in katliamını kolaylaştırınca, silâhlı direnişe geçerler. Bundan beş yıl kadar sonra da Filistin toprakları Arap (Ürdün) ve Yahudi (İsrail) devletleri olmak üzere ikiye bölünür. Hasidiler, "Gerçek goyim toprağında yaşamak Yahudi goyimi arasında yaşamaktan evlâdır" inancı doğrultusunda diğer Yahudiler gibi İsrail'e göç etmeyeceklerdir. Dönemin Hasidi liderlerine göre Ben Gurion, milleti Yahova'nın adını anarak aldatmakta, saptırmakta, dünya nimetlerine uşak etmekte, İsrailoğullarına vaadedilen toprağa Hıristiyanların yöntemlerini yerleştirerek murdar etmektedir. Dolayısıyla, Zionistlere karşı çıkmak, kendilerine "Yahudi diyen bu goyimleri" (3) durdurmak, Yahova'nın yolundan dönenleri durdurmak şart olmaktadır.
Soykırım şantajını deşifre etmek gerekirse...
Öte yandan, Rusya kökenli Hasidilerin İran'la olan ilişkileri Kacar Kıralı Ahmet Şah'ın dönemine uzanır. Ahmet Şah, Rıza Han'ın 1926 yılında devirip, yerine Pehlevi hanedanını kurduğu adamdır. Hasidilerin 1917 sonrası göçleri işte bu Ahmet Şah'ın hüküm sürdüğü yıllara rastlar. Dönemin mollaları, kıralın bilgisiyle, Hasidilerin İran tarikiyle Türkiye'ye, buradan da Amerika'ya geçmelerine yardımcı olmuşlardır. Nitekim, Hasidilerde "Tanrının emirlerine uydukları, şirk ve tuğyan üzerine kurulu sistemleri reddettikleri sürece Müslüman toprakları Yahudileri en iyi ağırlayan topraklar oldu" şeklinde bir yaygın bir düşünce vardır. Bu bağlamda, Tahran Konferansı'nı "Yahudi-düşmanlığı bütünüyle bir Batı fenomenidir. İslam ülkelerinde anti-Semitizm diye bir oluşum hiçbir zaman görülmemiştir." diyerek açan Dışişleri Bakanı Mottaki'yi yadırgamamış olmaları gerekir.
İran Konferansı'nın uluslararası medyada yer bulabilmiş, daha doğrusu, AP'nin bile göz ardı edememiş olmasının başlıca nedeni de Neturei Karta grubunun katılımı olsa gerektir. Yoksa, çok iyi bildiğimiz gibi, ne Adelaide, ne Institute for Historical Revision (IHR) ne benzeri anti-Zionist örgütler, ne de Prof. Faurisson gibi eylemcilerin başlarına gelenler, Türk medyası şöyle dursun, uluslararası medyada da kolay kolay yer alan haberler değillerdir. Nitekim, Tahran da, konferansa katılanların adlarını son dakikaya kadar gizli tutmak ve göz ardı edilemeyecek bir sürprizle ortaya çıkmak gibi bir yola başvurmuştur. Oysa, özellikle de Institute for Historical Revision yabana atılamayacak bir sivil toplum örgütüdür. 1978'de California'da kurulmuş olup, amacını, "tarihi, verilerle eşleştirmek" olarak açıklamakta, "gerçeklere ve sahihliğe adanmış bir örgütlenme olarak, tarihi tashih etme geleneğini sürdürmekte" olduğunu ifade etmektedir. Kendi ifadelerine göre, "IHR, çoğu zaman 'Soykırım inkârcısı' olarak yanlış konumlanmakta, amaçları saptırılmaktadır." Oysa, bu tür iftira kampanyaları gerçeklere tümüyle aykırıdır ve Enstitü 'Soykırım'ı inkâr' etmez. Kaldı ki, yirminci yüzyılı yaşayan sorumlu akademisyenlerin hiçbirisi Avrupa Yahudilerinin İkinci Dünya Savaşı'nda başlarına gelen büyük felâketi teslim etmemezlik etmez. "Bununla beraber, IHR yıllar içinde bağnaz Soykırım itlâfı hikâyesinin bazı unsurlarını sorgulayan ayrıntılı kitaplar ve çok sayıda irdeleyici makaleler neşretmiş; birtakım abartmaları ve yalanları gün ışığına çıkarmıştır. IHR neşriatının bu konuya eğilmesinin nedeni, Soykırımın Amerika'nın ve dünyanın büyük bir kısmının kültürel ve siyasi yaşamında devasa önemi haiz bir rol oynuyor olmasıdır. Azımsanamayacak sayıda Yahudi akademisyenlerin de kabul ettikleri gibi, 'Soykırım atağı' Yahudi-Zionist cephaneliğinin önde gelen silâhıdır; Soykırım'dan olmasa kabul edilemez olan İsrail politikalarına ve özellikle de Avrupa ülke ve şirketlerinden haraç alınan çok büyük meblağlara göz yumulmasına neden olmaktadır. Birkaç cesur Yahudi yazar, 'Soykırım kültü', 'Soykırım şantajı', 'Soykırımanya' ve 'Soykırım sanayi' dedikleri olgulara karşı çıkmaktadırlar."
IHR'nin yazarları arasında Roger Garaudy, David Irving, Harry Elmer Barnes, Paul Rassinier, Fred Leuchter gibi ünlü akademisyenler var. Ve anlaşıldığı kadarıyla, aralarında Yahudi Savunma Birliği'nin (4) de olduğu ve FBI'ın terörist ilân ettiği birtakım örgütler tarafından ölümle tehdit ediliyorlar. Bir defasında ofisleri ve depoları da kundaklanmış, on binlerce belge yakılmış. ADL ve Simon Weisenthal Merkezi gibi Zionist grupların sürekli saldırısı altındaymışlar.
IHR şöyle dursun, "aslolanın" Soykırım'a gölge düşürmesi muhtemel her türlü sorgulamayı Yahudi-düşmanlığı ile eşleştirmek ve karşı durmak olduğu dayatılan dünya düzeninde, Ahmedinecat ve Mottaki gibi liderleri "marjinal" ilân edip, mahallenin delisi kabilinden abesle iştigalle suçlamak elbette en kolayı. Ama acaba öyle mi? İran Dışişleri Bakanı'nın sözlerine saptırmaksızın kulak verildiğinde, Tahran Konferansı'nın hiç de rastgele ya da "desparado" bir girişim olmadığı, tersine üzerinde düşünülmüş bir dışpolitika stratejisinin ses getiren parçası olduğu görülüyor. Mottaki, "Eğer Soykırım'ın resmi varyantına ilişkin kuşku doğarsa, İsrail'in kimliği ve yapılanmasına ilişkin kuşku da doğacaktır. Ve eğer, bu gözden geçirme sürecinde Soykırım'ın tarihi bir gerçeklik olduğu isbat edilirse, o zaman da bölge Müslümanlarının ve Filistinlilerin neden Nazi suçlarının cezasını çektikleri sorusu gündeme gelir." diyor, kaldı ki, "Bugün Nazizme karşı olduklarını söyleyen sömürgecilik ve ırkçılıktan sabıkalıdırlar".
İster "naif" diyelim, ister "Don Kişotluk", bakar mısınız şu "rogue" (5) mollaların yaptıklarına?
(1) "Soykırımın Yeniden Gözden Geçirilmesi: Küresel Vizyon"
(2) Kullanılan kelimeler "brazen" ve "beligerent."
(3) "Goyim" Yahudi olmayanlar
(4) Jewish Defense League
(5) "Düzenbaz, dolandırıcı; yaramaz; serseri, ipsiz sapsız; kerata; sürüden ayrılmış bir fil, bir bizon gibi tehlikeli" (Hazar İngilizce-Türkçe online sözlük)
|
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
5/2/2007 - Bakındı şu İran'ın yaptığına!(II)
Tahran sokaklarında geleneksel kara giysileri, şakaklarından sarkan lüleleri, geniş kenarlı kara şapkalarıyla beliren Neturei Karta tarikatına mensup Yahudiler, zaman zaman Ağlama Duvarı'nda dövünürlerken hayretle seyrettiğimiz "ultra" Ortodoks "Hasidi"lerden.
"Resmi Soykırım" denilen olguya dair verilerin yeniden gözden geçirilmesini amaçlayan 11 Aralık "Review of the Holocaust: Global Vision" (1) konferansına göğüslerine iliştirdikleri "Yahudi, Zionist değil!" rozetleri ile katılırlar. Cemaatin ileri gelenlerinden delege Haham David Weiss, Filistin'in Yahudilere ait olmadığını, Filistinlilere geri verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Soykırım'ı inkâr ediyor değillerdir, ancak "Bir halkı ezmek için Soykırım'ı böylesine utanmaz ve saldırgan (2) bir tavırla suistimal eden Zionistler"e fena halde içerlemekte, "yalancı" olduklarını söylemektedirler.
İsrail bin Elizer'in söyledikleri önemli
Yeri gelmişken, Hasidizm, İbranice "çasidus" kelimesinden türer ki, "takva" diye çevirmek mümkün. Dinî bir hareket olarak 1700'lü yıllarda Beyaz Rusya ve Ukrayna'da ortaya çıkmıştır. Kurucusu, İsrail bin Eliezer'dir. 1698-1760 yılları arasında yaşayan bu haham, Ba'al Şem Tov olarak da bilinir. Ba'al Şem Tov'un yaşadığı yıllar, Yahudiler için en az Soykırım felâketi kadar feci yıllardır. İsrail bin Eliezer, zulmün nedenini Yahudilerin dinden çıkmış olmalarında bulur; "Önce Kanun" der, "Önce Kanun öğrenilecek. Kanun'u öğrenmek, Kudüs'teki Mabed'i yeniden inşa etmekten daha önemlidir. Tevrad'ı eline alan "Sanki daha bugün almışım Sina Dağı'ndan" demeyi, "Hazreti Musa'nın eline değdiği günkü kadar taze" olduğunu bilmelidir. Ve bilmelidir ki, "Tevrat'ta yazılandan gayri, öğrenecek bir şey yoktur yeryüzünde. Felsefe gibi dünyevi bilgiler, ancak ne gece, ne de gündüz olan bir saatte okunabilirler." Dahası var: "Ölüm, işlenilen günahların karşılığı olarak ödenen bir bedeldir. Gerçekten günahsız olan insan ölmediği gibi, Filistin'de dört endaze yürüyen biri de ölmez." Ancak, bu Filistin, "Mesih'in geri dönüp kendi kırallığını ilân ettiği" Filistin'dir, Yahudilerin "Yahova'ya, Mabed'lerine, özgürce ve hep beraber tapınacakları" Filistin'dir. Zira, "Tanrı'nın sözünün, yani Tevrad'ın, esas alınmadığı" bir Yahudi vatanı olamaz; Mesih gelmeden önce bir Yahudi vatanından söz edilemez.
Ba'al Şem Tov'un 1760'ta ölümünden sonra müridleri Rusya'nın dört bir yanına dağılarak, yaşam savaşı verirler. Ancak 1917 Bolşevik Devrimi, onların son ümitlerini de yok eder ve bu ülkenin "miadını doldurduğu" kararını getirir. Rusya'yı "Esav ve Edom"un, yani İblis ve Azrail'in ülkesi ilân ederler ve Amerika'ya göç kararı alırlar. "Sekiz gün içinde" toplanırlar ve beş ay sonra New York Eyaleti'nin göçmenleri karantina altına aldığı Ellis adasındadırlar. Yahudi Uluslararası Sosyal Yardım Komitesi, onları New York'un Brooklyn semtine, kendi insanlarının arasına yerleştirir. Ancak, Amerika, bu göçmenler nezdinde Mesih geri dönüp kendi kırallığını ilân edinceye kadar temiz kalmak, dış dünyanın kışkırtmalarına kapılmadan yaşayabilmek için kendilerini misafir eden bir ülkeden ibarettir. Oysa, Mesih'in "vadedilmiş topraklara dönüşü"nü beklemek istemeyen Zionist örgütler, İngilizlerin kontrolleri altında olan Filistin'e göçü 1943 yılında yasaklayarak Hitler'in katliamını kolaylaştırınca, silâhlı direnişe geçerler. Bundan beş yıl kadar sonra da Filistin toprakları Arap (Ürdün) ve Yahudi (İsrail) devletleri olmak üzere ikiye bölünür. Hasidiler, "Gerçek goyim toprağında yaşamak Yahudi goyimi arasında yaşamaktan evlâdır" inancı doğrultusunda diğer Yahudiler gibi İsrail'e göç etmeyeceklerdir. Dönemin Hasidi liderlerine göre Ben Gurion, milleti Yahova'nın adını anarak aldatmakta, saptırmakta, dünya nimetlerine uşak etmekte, İsrailoğullarına vaadedilen toprağa Hıristiyanların yöntemlerini yerleştirerek murdar etmektedir. Dolayısıyla, Zionistlere karşı çıkmak, kendilerine "Yahudi diyen bu goyimleri" (3) durdurmak, Yahova'nın yolundan dönenleri durdurmak şart olmaktadır.
Soykırım şantajını deşifre etmek gerekirse...
Öte yandan, Rusya kökenli Hasidilerin İran'la olan ilişkileri Kacar Kıralı Ahmet Şah'ın dönemine uzanır. Ahmet Şah, Rıza Han'ın 1926 yılında devirip, yerine Pehlevi hanedanını kurduğu adamdır. Hasidilerin 1917 sonrası göçleri işte bu Ahmet Şah'ın hüküm sürdüğü yıllara rastlar. Dönemin mollaları, kıralın bilgisiyle, Hasidilerin İran tarikiyle Türkiye'ye, buradan da Amerika'ya geçmelerine yardımcı olmuşlardır. Nitekim, Hasidilerde "Tanrının emirlerine uydukları, şirk ve tuğyan üzerine kurulu sistemleri reddettikleri sürece Müslüman toprakları Yahudileri en iyi ağırlayan topraklar oldu" şeklinde bir yaygın bir düşünce vardır. Bu bağlamda, Tahran Konferansı'nı "Yahudi-düşmanlığı bütünüyle bir Batı fenomenidir. İslam ülkelerinde anti-Semitizm diye bir oluşum hiçbir zaman görülmemiştir." diyerek açan Dışişleri Bakanı Mottaki'yi yadırgamamış olmaları gerekir.
İran Konferansı'nın uluslararası medyada yer bulabilmiş, daha doğrusu, AP'nin bile göz ardı edememiş olmasının başlıca nedeni de Neturei Karta grubunun katılımı olsa gerektir. Yoksa, çok iyi bildiğimiz gibi, ne Adelaide, ne Institute for Historical Revision (IHR) ne benzeri anti-Zionist örgütler, ne de Prof. Faurisson gibi eylemcilerin başlarına gelenler, Türk medyası şöyle dursun, uluslararası medyada da kolay kolay yer alan haberler değillerdir. Nitekim, Tahran da, konferansa katılanların adlarını son dakikaya kadar gizli tutmak ve göz ardı edilemeyecek bir sürprizle ortaya çıkmak gibi bir yola başvurmuştur. Oysa, özellikle de Institute for Historical Revision yabana atılamayacak bir sivil toplum örgütüdür. 1978'de California'da kurulmuş olup, amacını, "tarihi, verilerle eşleştirmek" olarak açıklamakta, "gerçeklere ve sahihliğe adanmış bir örgütlenme olarak, tarihi tashih etme geleneğini sürdürmekte" olduğunu ifade etmektedir. Kendi ifadelerine göre, "IHR, çoğu zaman 'Soykırım inkârcısı' olarak yanlış konumlanmakta, amaçları saptırılmaktadır." Oysa, bu tür iftira kampanyaları gerçeklere tümüyle aykırıdır ve Enstitü 'Soykırım'ı inkâr' etmez. Kaldı ki, yirminci yüzyılı yaşayan sorumlu akademisyenlerin hiçbirisi Avrupa Yahudilerinin İkinci Dünya Savaşı'nda başlarına gelen büyük felâketi teslim etmemezlik etmez. "Bununla beraber, IHR yıllar içinde bağnaz Soykırım itlâfı hikâyesinin bazı unsurlarını sorgulayan ayrıntılı kitaplar ve çok sayıda irdeleyici makaleler neşretmiş; birtakım abartmaları ve yalanları gün ışığına çıkarmıştır. IHR neşriatının bu konuya eğilmesinin nedeni, Soykırımın Amerika'nın ve dünyanın büyük bir kısmının kültürel ve siyasi yaşamında devasa önemi haiz bir rol oynuyor olmasıdır. Azımsanamayacak sayıda Yahudi akademisyenlerin de kabul ettikleri gibi, 'Soykırım atağı' Yahudi-Zionist cephaneliğinin önde gelen silâhıdır; Soykırım'dan olmasa kabul edilemez olan İsrail politikalarına ve özellikle de Avrupa ülke ve şirketlerinden haraç alınan çok büyük meblağlara göz yumulmasına neden olmaktadır. Birkaç cesur Yahudi yazar, 'Soykırım kültü', 'Soykırım şantajı', 'Soykırımanya' ve 'Soykırım sanayi' dedikleri olgulara karşı çıkmaktadırlar."
IHR'nin yazarları arasında Roger Garaudy, David Irving, Harry Elmer Barnes, Paul Rassinier, Fred Leuchter gibi ünlü akademisyenler var. Ve anlaşıldığı kadarıyla, aralarında Yahudi Savunma Birliği'nin (4) de olduğu ve FBI'ın terörist ilân ettiği birtakım örgütler tarafından ölümle tehdit ediliyorlar. Bir defasında ofisleri ve depoları da kundaklanmış, on binlerce belge yakılmış. ADL ve Simon Weisenthal Merkezi gibi Zionist grupların sürekli saldırısı altındaymışlar.
IHR şöyle dursun, "aslolanın" Soykırım'a gölge düşürmesi muhtemel her türlü sorgulamayı Yahudi-düşmanlığı ile eşleştirmek ve karşı durmak olduğu dayatılan dünya düzeninde, Ahmedinecat ve Mottaki gibi liderleri "marjinal" ilân edip, mahallenin delisi kabilinden abesle iştigalle suçlamak elbette en kolayı. Ama acaba öyle mi? İran Dışişleri Bakanı'nın sözlerine saptırmaksızın kulak verildiğinde, Tahran Konferansı'nın hiç de rastgele ya da "desparado" bir girişim olmadığı, tersine üzerinde düşünülmüş bir dışpolitika stratejisinin ses getiren parçası olduğu görülüyor. Mottaki, "Eğer Soykırım'ın resmi varyantına ilişkin kuşku doğarsa, İsrail'in kimliği ve yapılanmasına ilişkin kuşku da doğacaktır. Ve eğer, bu gözden geçirme sürecinde Soykırım'ın tarihi bir gerçeklik olduğu isbat edilirse, o zaman da bölge Müslümanlarının ve Filistinlilerin neden Nazi suçlarının cezasını çektikleri sorusu gündeme gelir." diyor, kaldı ki, "Bugün Nazizme karşı olduklarını söyleyen sömürgecilik ve ırkçılıktan sabıkalıdırlar".
İster "naif" diyelim, ister "Don Kişotluk", bakar mısınız şu "rogue" (5) mollaların yaptıklarına?
(1) "Soykırımın Yeniden Gözden Geçirilmesi: Küresel Vizyon"
(2) Kullanılan kelimeler "brazen" ve "beligerent."
(3) "Goyim" Yahudi olmayanlar
(4) Jewish Defense League
(5) "Düzenbaz, dolandırıcı; yaramaz; serseri, ipsiz sapsız; kerata; sürüden ayrılmış bir fil, bir bizon gibi tehlikeli" (Hazar İngilizce-Türkçe online sözlük)
|
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
5/2/2007 - 'Saltzjoben ruhu' İmaj her şeydir! ( II)
İsveç Modeli "Refah" (welfare) Kapitalizminin aslında Solcular değil, Muhafazakârlar için bir model olduğunu ileri sürenler, hükümlerini birden fazla olguya dayandırırlar. Bunlardan biri, ülkenin 1932'den bu yana (1990'lardaki kısacık dönem hariç) Sosyal Demokrat, SPA iktidarının yönettiği Tek-Parti devleti olmasıdır.
1932-1946 yılları arasında iktidarda kalan karizmatik İsveç Başbakanı Per Albin Hansson, İsveç'in "istenmeyen" unsurlarının zorla kısırlaştırılması hareketini başlatan lideridir. Daha da vahimi, ülkeyi kültürel ve genetik nitelikleri müstakar (homojen) olan İsveçliler için "yuva" teşkil edebilecek bir yapılanmaya, "folkhemmet"e, dönüştürmeye yönelik hareket, İsveç işveren federasyonu ile İsveç işçi sendikalarının ortak ve sessiz mutabakatı ile gerçekleşir. Saltzjoben kasabasında formüle edildiği için "Saltzjoben Ruhu" olarak bilinen bu mutabakat sayesinde "ırkçı klişelere uymayan unsurlar"ın İsveç toplumundan ayıklanmalarını içlerine sindirebilmişler, Nazilerin revaç verdiği uygulamaları, İsveç sosyal demokratları benimsemekten kaçınmamışlardır.
Avrupa'nın en çok silah üreten ülkesi
İşveren ve işçi temsilcilerinin mutabakatının bir diğer tezahürü, ifadesini "folkhemmet"te bulan pederşahi devlet anlayışının yerleşmesidir. Türkiye'ye parmak ısırtan bu devletçilik anlayışı, zamanla, İsveç'i, geniş kapsamlı sosyal güvenlik programlarının yanı sıra ekonominin devlet tarafından sıkı bir biçimde yönlendirildiği, vergilerin emsal ülkelerden hayli yüksek olduğu bir ülke haline getirmiş, '90lı yılların başlarında ziyadesiyle ağır bir ekonomik krizle karşı karşıya bırakmıştır. Günümüzde İsveç, işsizliğin reel terimlerde % 25'i bulduğu bir ülkedir. İşin ilginç yanı, Alpay'ın "dünyanın en demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olmayı başarmış" (1) olduğunu iddia ettiği İsveç'in çalışma bakanının yalan söylemek, gerçek rakamları saptırmakla suçlanıyor olmasıdır. (2) Ülkenin önde gelen aydınlarından Ulrtlch Beck, "zombi kavramlar" dediği, ölü oldukları halde ölmeyi reddeden kavramlar arasında İsveç "devlet"ini, İsveç "ulus devleti"ni, İsveç "refah devleti"ni sayar. Günümüz İsveç'inde gelişen bir diğer fıkra, ülkenin pek yakın bir zamanda "welfare turistleri" yani "sosyal hukuk devleti" İsveç'in işsizlik sigortasından yararlanmak üzere ülkeye akın edecek "on hatta yüz binlerce" turistle ne yapılacağı sorusudur. Kara mizah!
Tüm ulus-devletler gibi İsveç de kendisine özgü bir ulusal kişilik geliştirmiştir. Her ne kadar Norveç gibi "İsveç de, gurur ve hatta kendini beğenmişlik şeklindeki ölümcül bir günahın pençesinde kıvranmaktaysa da" İsveç milliyetçiliğinin çok daha sakin, kışkırtmalara hayli kapalı olduğu anlatılır. İsveçli Fjordman, kendilerini "ahlâki süper güç" olarak "göstermekten hoşlandıklarını" söyler, "Bir Fransız gözlemcinin ifade ettiği gibi, İsveç bütün dünyanın kaynanasıdır." Öte yandan, "gürültücü ya da yayılmacı" bir ülke olmamalarını, içsel sükunetlerine borçlu olmadıkları, ataları Vikinglerin ve "Kuzey Arslanı" lâkaplı, İsveç Kıralı "Gustaf Adolf den store" yani "Büyük Gustaf"ın (1594-1632) "Avrupa'yı haraca kesmiş olmasının tasdikindedir." İsveç, I. ve II. Dünya savaşları arasında İtalya ve Almanya'da görülen hercümerci yaşamadıysa, nedeni, her iki savaşa da girmemiş olmasıdır denir. Buna karşın, savaş süresince İsveç ekonomisi hemen tümüyle Nazilerin Yeni Düzen'ine (New Order) eklemlenmiş, yüzde otuzu Alman silâh sanayii tarafından kullanılan yüksek-nitelikli demir cevheri ihtiyacına ilaveten Almanya'nın gıda, odun ve diğer hammadde gereksinimlerini karşılamıştır. Alpay'ın şiddetle reddetmesine (3) karşın, İsveç, bugün de Avrupa'nın en çok silâh üreten ve satan ülkelerinden birisidir. Ülkede "salt ihracat için silâh üretmek" yasak olduğu halde, İsveç'in 2000'li yıllardaki silâh üretiminin 1995-1998 dönemine kıyasla % 48 arttığı ve bu oranın doğrudan ihracata yansıdığı; sadece 2004'te aralarında Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan, Omar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Tunus'un olduğu (bunlar "özgür olmayan," "diktatörlükler" olarak tasnif edilen ülkelerdirler!) 119 milyon İsveç Kronu değerinde satış yaptığı, bu miktarın 1998'deki 10 milyon kronu yaklaşık on iki kez katladığı; dahası, İsveç hükümetinin 2004'te silâh sanayiini araştırmak üzere görevlendirdiği komisyonun 2005'te silâh satışlarını serbest bıraktığı bilinirken (4) yazarımızın feveranının nedenini anlamakta güçlük çektiğim doğrudur. Aynı İsveç, "İrangate" olarak da bilinen, İran-Kontra skandalına da karışmıştı. Olay, 1980'li yılların ortasında patladı. İran-Irak Savaşı sürüyordu, İran'a sözde silâh ambargosu uygulanıyordu. Ronald Reagan ABD başkanıydı ve can düşmanı İran'a, İsveç'in de dahil olduğu gizli bir operasyonla silâh satarken "yakalandılar." Dahası, satıştan elde edilen paraları yine İsveç'in dahil olduğu bir operasyonla Nikaragua'da Kontra diye bilinen "anti-komünist" gerillaları kaynaklamakta kullandıkları ortaya çıktı. Kontra'lar, Nikaragua'nın seçimle gelmiş sosyalist Sandinista hükümetini devirmeye çalışıyorlardı. Ama ne gam!
Nazi Almanya'sından geri kalmayan...
İşaret etmeye çalıştığım, Nazi Almanya'sı ile birlikte çalışmış, kredi kullandırmak suretiyle Wehrmacht'ın askeri teçhizat alımlarını kaynaklamaktan geri durmamış olan İsveç'te, fiiliyatta pek bir şeyin değişmediğidir. Şu şerhle ki, II. Dünya Savaşı'nın meyvelerini yiyen İsveçliler, eriştikleri refah seviyesinden hoşnut, savaşlarının dehşetengiz etkilerini uzaktan seyredebilme lüksüne sahip insanlar olarak, "Faşist devletlerin en ılımlısı" (5) kalmayı başarabilmişlerdir. İktidara Hitler ve Mussolini gibi seçimle gelen SAP, menhus ikiliden farklı olarak, gücünü halkına çevirmemeyi bilmiştir. Dahası, II. Dünya Savaşı sonrasında "tüm 'Solcular' gibi, açık milliyetçiliği bırakıp, İsveç'in üstün bir ülke olduğu duygusunu saklı tutmayı" başarmış olduğundan, kendisini dünyanın geri kalanının ahlâk bekçisi olarak görebiliyor olmasına şaşırmamak gerekse gerekir.
Ancak, "açık" milliyetçiliği bırakmanın, "milliyetçilik"i bırakmak anlamına gelmeyeceği de açıktır. Nitekim, İskandinavya'nın hemen her ülkesinde rastlanan "çokkültürlülük" karşıtlığının İsveç'te de mümbit zemin bulmaya başladığı görülmektedir. "Folkhemmet" ülküsünü şiar edinmiş olan İsveç'e "çokkültürlülük," çok sayıdaki yabancı göçmen ve/veya sığınmacılar tarafından dayatılmış olan nisbeten yeni bir durumdur. İsveçli etnolog Maria Backman, Stockholm yakınlarındaki Ronna in Södertalje'deki polis karakoluna bu yılın başlarında göçmen gençler tarafından otomatik silâhlarla ateş açılması olayını inceleyen "Beyazlık ve Cinsiyet" başlıklı makalesinde, göçmenlerin sarışın İsveçli kızları "hafif meşrep ve kışkırtıcı" buldukları için sataştıklarını, olayların kızların tepki vermeleri sonucu büyüdüğünü anlatmakta, "hızlı göç sonucu İsveçli sakinlerinin minnacık bir azınlığa dönüştükleri" kasabada, sarışın kızların cinsel tacizi önlemek için saçlarını boyatmak zorunda kaldıklarını söylemektedir. "Sarışın olmak, yaşlı adamların bakışlarına, gençlerin 'fahişe' nidalarına muhatap olmak demektir." Nitekim, "İsveç'te tecavüz suçları bir kuşak içinde dört misli artmış olup, söz konusu istatistiklerde İslâm ülkelerinden gelen erkeklerin nüfuslarıyla orantısız bir yer kapladıkları görülmektedir." Yani? Yani, sakın, Alpay'ın yalanladığı "İsveç'te ... kadınların yoğun bir şekilde şiddete maruz kaldığı" şeklindeki gözlem, Müslüman erkeklerin sarışın kızlara uyguladıkları şiddet olmasın? 2004 Haziran'ında yapılan bir kamuoyu yoklamasında, deneklerden % 50'sinin göçmen akınlarının kısıtlanmasını istediklerini düşündüğümde, doğrusu, olabilir gibi geliyor! Zaten, Avar'ın sokak röportajları da İsveç'in Iraklı sığınmacıların akınına uğradığı 2006'da yapılmamış mıydı? Kaldı ki, aynı deneklerin üçte ikisi, "İslâm'ın İsveç toplumuna uyum sağlayabileceğinden emin olamadıklarını" belirtmişlerdi.
Program yapımcısına yapılan haksızlık
Neticeyi kelâm, yazımın başında hangi İsveçli (ya da Batılı!) bir sütun yazarı kalkar da Türkiye'yi eleştiren bir televizyon programını "benim tanıdığım Türkiye'ye hiç ama hiç benzemiyordu" gibisinden, mükemmelen öznel bir değerlendirmeyle topa tutabilir diye sormuştum. Cevabını şimdi veriyorum: hiçbirisi. Çünkü, hem belgelendirilmemiş kişisel şehadetin okuru ikna etmeye yetmeyeceğinden hem de "sen ya Türkiye'yi hiç tanımamışsın ya da Türkiye gerçeğini bilerek isteyerek saptırıyorsun" şeklinde bir karşı-saldırıya çanak tutmasından ürker. Öznel yaklaşımlar, hemen her zaman tartışmanın "argumentum ad hominem" şeklinde yozlaşmasıyla sona erer. İsveç'te eğitim görenler mutlaka bilirler ama bilmeyenler için açıklayayım: Latince kökenli bir terimdir. Bir argümanı ya da hükmü, delillerle değil, hükmü ya da argümanı ileri süreni karalamak suretiyle çürütmeye kalkışmak anlamındadır ve mantık ilminde safsataya girer. Alpay'ın, program yapımcısını "devlet kurumları içinde yuvalanmış Batı ve AB düşmanı" saydığı, kendince kötü şöhretli Kızıl Elma koalisyonundan olmakla suçlaması, "gazeteciliğin yüklediği sorumluluktan tamamen yoksun" olduğunu iddia etmesi, bu fasıldandır.
(1) TRT'de skandal, 18.12.2006, Zaman.
(2) Hans Karlson, LO (LO, devasa bir işçi sendikasıdır).
(3) "11 Aralık akşamı TRT 1'de yayımlanan İsveç ve Nobel konulu 'belgesel'de inanılmaz bir önyargı ve tek yanlılıkla şunlar iddia ediliyordu: İsveç dünyaya silah ve savaş ihraç eden ... bir ülkeydi... Bu ve benzeri uydurma bilgilerin art arda sıralandığı programda tasvir edilen İsveç ... benim dokuz yıl süreyle içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum İsveç'e hiç ama hiç benzemiyordu."
(4) Anja Skeppstedt, Country report on the Swedish arms trade To the ENAAT-meeting in London, United Kingdom, May 2005. Covering the time since the meeting in Czech Republic, June 2004 until now.
(5) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.
|
|
Yorum (0) :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
KELİME KUTUSU HER NEVİ KİTAP İNCELEME ARAŞTRMA VE TAHLİL SİTESİ
Kategoriler
Kategori yok
Arkadaşlarım
|