5/2/2007 - İsveç: İmaj her şeydir!
İtiraf etmeliyim ki, Şahin Alpay'ın yakıcı öfkesinden (1) olmasa, İsveç, 1987 İran-Kontra skandalından; ki, bardağı taşıran son damladır, bu yana defteri dürülmüş bir ülke olarak gündemimden tümüyle düşmüştü.
Ne, '78 kuşağı muhaliflerine kucak açmış olması, ne Pamuk'u malûm ödülle onurlandırması ne de Banu Avar'ın TRT'deki programı, tutumumda bir değişiklik yaratabildiydi. Umursamazlık kalkanımı delen, Alpay'ın öfkesinin uyandırdığı haset! Doğrusu, İsveç'in kendisini her koşulda savunabilecek, Türkiye'nin önde gelen gazetelerinden birisinde sütun sahibi, ünlü bir aydın yetiştirmiş olmasını çok ama çok kıskandım! Darısı başımıza da diyeceğim, ama hangi İsveçli (ya da Batılı!) tanınmış bir sütun yazarı kalkar da Türkiye'yi eleştiren bir televizyon programını "... benim dokuz yıl süreyle içinde yaşadığım ve yakından tanımak fırsatını bulduğum Türkiye'ye hiç ama hiç benzemiyordu" gibisinden, mükemmelen öznel bir değerlendirmeyle topa tutabilir?
Her neyse... Kendi adıma söz konusu ülkeden bütünüyle soğumama neden olan olaylar silsilesinin ilklerinden biri, '80li yılların başında İsveç'in 40 yıl süreyle resmi devlet politikası olarak uyguladığı "zorunlu kısırlaştırma" kampanyasının 1976'a kadar sürmüş olduğunun ortaya çıkması oldu! Bu süreçte 62.000 İsveçli, "İsveç halkının kalitesini iyileştirmek" amacıyla kısırlaştırılmışlardı! Kimler? "Karışık ırklar," düşük zekâlılar, sakatlar. "İstenmeyen genler"inin gelecek nesillere transfer edilmesini önlemek için devlet tarafından zorla kısırlaştırıldılar. Kısırlaştırmanın, zapturapt altına alınamayan düzen muhaliflerine, hafifmeşreplere, uygunsuzlara uygulandığına dair deliller de ayrıca mebzul miktardaydı. (2)
"Faşist" nitelendirilmesine uygun bir ülke
Şimdi, "karışık ırklar" tanımlamasının, masum okura "nasıl yani?" dedirtebileceğinin farkındayım. Efendim, İsveç, "eugenics" yani "insanının 'olumlu' niteliklerini yüceltmek, 'olumsuz' niteliklerini bastırmak"la iştigal eden "bilim"de hayli ustalaşmış bir ülke olup, İsveç Irksal Biyoloji Enstitüsü, Stockholm'de 1920'de açılmıştır. Nitekim, söz konusu televizyon programında Alpay'ı onca kızdıran "soykırım" bahsinin (3) mağdurları Samilerin "genetik mirasları," "Saf Irk" düşüncesine meftun Aryanist Alman meslektaşlarıyla sıkı işbirliği içinde olan İsveçli genetikçiler tarafından uzun uzun incelenmiş, "en sık rastlanan Sami MtDNA (kadın) haplotipinin U5b1 olmakla birlikte V tipine de sıkça rastlandığı" tesbit edilmiş ve bu tesbitleri, Wikipedia kadar yaygın ansiklopedilerde bile yer alabilmişlerdir. Anlayabildiğim kadarıyla araştırma sonuçları, Samileri aklar (!) "kadim Avrupa halklarından birini temsil ettiklerini" ispatlar mahiyettedirler.
İspatlamamış olsalar ne olur, dediğinizi duyar gibiyim. Kim, daha da önemlisi, neden, buz üstünde ren geyiği kovalamaktan başka günahı olmayan gariban bir azınlığın genleriyle uğraşsın, değil mi? Eğer, İsveç gibi, "eugenics"le iştigal eden bir ülkeyseniz, uğraşırsınız. Nitekim, "nüfusuyla kıyaslandığında İsveç, Nazi Almanya'sından sonra en çok sayıda kısırlaştırmanın yapıldığı ülkedir..." Ve, Samiler şöyle dursun, "1934-1976 yılları arasında yürürlükte kalan İsveç Kısırlaştırma Yasası uyarınca hadım edilen 62.000 kişinin % 90'ı kadındır. Kırk yılı aşkın bir süreyle İsveç işçi sınıfının 'marginalized' (yani, "önemsizleştirilmiş," toplum dışı edilmiş) genç kadınları, zorla kısırlaştırılmak tehlikesine maruz kaldılar... 15 yaşındaki 'teenager'lar, dans salonlara gitmek gibi 'suçlar'dan kısırlaştırıldılar. 1960'ta bir kadın, motosiklet çetesine dahil olduğu için kısırlaştırıldı. Zorunlu kısırlaştırılma, yetimlerin yetimhanelerden salınıverilme koşullarından birisiydi..." (4)
Güler misiniz, ağlar mısınız bilmem ama Kısırlaştırma Yasası'nı yürürlüğe koyan, İsveç Sosyal Demokrat Partisi, yani SAP'tır. Nitekim, yasa, SAP'ın "Welfare" Kapitalizminin İsveç Modeli dedikleri (welfare kapitalizminden murat, refah ya da sosyal yardımlaşma kapitalizmi) başlatmasından hemen sonra geçirildi. Bahse konu model, Alfred Nobel'inki gibi "devasa şirketler ve işçiler arasında ulusal birlik" hedefliyordu ki, bu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendisini Demokratik Sol'un kalesi, parlayan ışığı, hatta "ikonası" olarak parlatan İsveç'in parmak ısırtan bir takiyesi olsa gerekirdi! Nitekim, "...pek dillendirilmemekle birlikte, İsveç'in Faşist bir ülke olarak nitelendirilmesini haklı gösterecek çok sayıda sağlam neden vardır." (5)
İsveç'e kim, ne cür'etle faşist diyebilir? Alpay'ın hışmını daha fazla çekmeden, hemen açıklamalıyım: Siyaset bilimciler! Nedeni, 1932'de iktidara gelen (ve daha bu yılın 2006 Eylül seçimlerinde merkez-sağ kıpırdayıncaya kadar) tam 65 yıl süreyle İsveç'te iktidarda kalan Sosyal Demokratların program ve politikalarının İsveç'i bir 'folkhemmet'e (Almanya'da 'Volksheimat') dönüştürmeyi hedeflemiş olması. Şimdi, "folk" ya da "volk" sözcüklerini diğer dillere olduğu gibi Türkçeye de çevirmek zor, çünkü "halk" ve "ırk" (6) kavramlarını bütünleştiren bir kelime; bu bağlamda, "folkhemmet" kültürel ve genetik nitelikleri müstakar (homojen) olan İsveçliler için "yuva" teşkil edebilecek bir yapılanmaya yöneliş anlamına geliyor. Vurgulamaya çalıştığım, İsveç sosyal demokratlarının ideolojilerinin ırkçılıktan azade olmadıkları ve "folkhemmet"in sadece belirli bir ırka "den Svenska folkstammen"e yani İsveç ırkına dahil olanları kapsadığı, Tomedal Finlileri gibi azınlıkları kapsamadığıdır.
İlk kez 1910 yılında Rudolf Kjellen tarafından "Staten som livsform" yani "Yaşayan Bir Varlık Olarak Devlet" isimli kitapta dillendirilen ve İsveç Modelinin çekirdeğini oluşturan "folkhemmet" kavramı, özünde ve esasında "tüzel" (corporate) veya "birleşmiş" (collectivist) Faşist Devlet'in tanımlayıcı niteliğidir; ve dolayısıyla Faşizm gibi, İsveç Modeli de Komünizm ile Kapitalizm arasında, Üçüncü Yol olarak ortaya çıkmıştır.
Yeri gelmişken: Türkiye gündemine çok yabancı olduğu için "korporasyonculuk" olarak çevirmek zorunda kaldığım (İtalyanca 'corporativismo'dan) "corporatism" ya da "corporativism," siyasi gücün ekonomik, endüstriyel, tarımsal ve meslek örgütlerine hasredildiği siyasi ya da ekonomik sistemleri tanımlar. Günümüzdeki "şirket" kavramını aşan bu sivil korporasyonlar, kendi iç-hiyerarşileri olan, seçilmemiş gruplanmalardır ve amaçları kontrolleri altında tuttukları toplumsal veya ekonomik yaşamı denetlemektir. Örneğin, çelik korporasyonu, çelik işi yapan tüm patronların ortak bir fiyat ve ücret politikası saptamak üzere bir araya geldikleri bir karteldir. Siyasi ve ekonomik gücün böylesi grupların elinde toplanmış olması, "tüzel" yani "corporate" devlete işaret eder. (MHP'nin '70'li yıllarda önerdiği "9 Işık" doktrininin tam da bu sebepten kınandığını hatırlatayım.) Nitekim, hangi ansiklopedide baksanız, "korporasyonculuk" sizi "Faşizm" maddesine yollar.
"Demokratik sol ambalaj'
Faşizmin en iyi ifadesini Mussolini yönetiminde bulduğu malûm. Mussolini, İtalyan işveren ve işcilerini, işkollarına göre önce yerel sendikalar şeklinde örgütlemiş, yerel sendikaları da ulusal federasyonlar şeklinde birleştirmişti. Böylece, tarım, ticaret, endüstri, banka vb. sektörlerin oluşturduğu 22 korporasyonun en üst düzey temsilcileri devlet aygıtına eklemlenmiş, ekonomik faaliyetleri düzenlemeye, hizmet ve ürünlerin fiyatlarını belirlemeye, işçi-işveren çatışmalarında hakemlik etmeye koyulmuşlardı. Öte yandan, Faşizmin tüyler ürpertici şöhretini İtalya'da kazandığı, sistemin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gözden düşmüş gibi durduğu da malûm. Malûm olmayan, başta İsveç olmak üzere İskandinav ülkeleri ile Avusturya ve Hollanda'da isim değiştirerek sürüyor olması. Ne ki, yeni adı "neo" korporasyonculuk.
Liberal, toplumsal ya da zümreci ("societal") korporasyonculuk olarak biliniyor. Bunlardan sonuncusunun ima ettiği, toplumu ırkı bir, ülküsü bir, yeknesak bir halk olarak görmek ki, "Sol"un "S" ile bağdaşmayan bir dünya görüşüdür. Bu bir yana, neo-korporasyonculuk, bireylerin temsil etme ve edilme haklarını yaşadıkları bölgelere değil, mensup oldukları işlevsel işkollarına göre tanır ki, bu, faşizmin olmazsa olmazıdır. Neo-korporasyoncular, ekonomik çıkar gruplarının örgütlenmelerini ve hükümetin tüm gücüyle desteklediği ekonomik politikaları oluşturmalarını, tartışmalarını, uygulamalarını, yönetmelerini öngörürler. İsveç bağlamında, bu uygulama, İsveçli işverenler federasyonu ile önde gelen işçi birlikleri arasındaki yakın korporatist ilişkiler şeklinde ortaya çıkar. 1930'lu yıllarda 20. yüzyılın başlarında İskandinavya'yı kasıp kavuran sınıf çatışmalarını önlemek gerekçesiyle bizzat SAP ve işçi birlikleri tarafından yapılandırılmıştır. Buna karşın, İsveç'in on yıllardır keyfini sürdüğü demokratik sol ambalaj, bizim '78 kuşağını hayran bırakabilmiştir!
(!) TRT'de skandal, 18-12-2006, Zaman.
(2) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.
(3) ("... Laponların geçen yüzyıllarda kültürel eritme politikalarına hedef oldukları doğrudur. (Geçmişte bu tür asimilasyon, azınlıkları çoğunluk kültürü içinde eritme politikaları izlemeyen Avrupa ülkesi var mıdır?) Ama Laponların soykırıma ya da katliama uğradıkları doğru değildir. Toplam 85 bin dolayında nüfusa sahip olan Laponlar bugün İsveç, Norveç ve Finlandiya'da tam bir dil ve kültür özgürlüğüne sahip oldukları gibi, kendi meclislerini de kurmuşlardır. Bu bilgileri ansiklopedilerden edinmek mümkündür. "TRT'de skandal, 18-12-2006, Zaman.
(4) Broberg and Roll-Hansen, Eugenics and the Welfare State, 1997.
(5) Jon Jayray, "History Comments" 28 Temmuz 2005.
(6) "leute" ve "rasse" sözcükleri.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/2/2007 - Hatırla... (3)
1920'de nüfusunun %56'sı Şii olan Iraklılar nezdinde, İngiliz mandasının Osmanlı hakimiyetinin yeni bir çeşitlemesinden ibaret olduğunu hatırla. Haşimi Faysal'ın Irak tahtına İngiliz subaylarının koruma ve refakatinde çıktığını, kötü şöhretli babasının(1) eski çevresi dışında pek az taraftar bulduğunu, cülüsünü izleyen isyanları bastırmanın İngiltere'ye "400 asker ve kırk milyon sterline mal olduğunu" hatırla.
Milliyetçi El Fatat örgütü üyesi Faysal'ın 1916 Şam Protokolü'nde(2) imzası olduğunu hatırla. Faysal'ın Sünni Arap milliyetçiliğini şekillendiren ve kışkırtan eğitim sisteminin, Iraklı Kürt ve Şii nüfusun büyük tepkisini çektiğini hatırla.
Faysal'ın ordusunun başında, askeriyenin modernleşmesinde büyük emeği olan, Irak milliyetçisi ve İngiliz yanlısı Nuri Sait Paşa'nın olduğunu hatırla.
Kürt ve Şiilerin kralın ordusunda görev almayı reddettiklerini hatırla. 1930'da İngilizlerin Başbakan atanan Nuri Sait Paşa'nın, Türk Harbiyesi mezunu olduğunu hatırla. Nuri Sait Paşa'nın 1930-1958 arası ondört kez başbakan yapıldığını, 1932'de İngiliz mandasını sona erdiren antlaşmanın müellifi olduğunu hatırla. Yeni antlaşmanın, Irak'ın kurtuluşu anlamına gelmediğini, İngiltere'nin Bağdat'taki Habbaniye, Basra'daki Şubeybe hava üslerini muhafaza ettikten başka, tüm liman, havaalanı ve demiryollarını izinsiz kullanma imtiyazını aldıklarını hatırla.
Başbakan Tony Blair'in 2005 Noel'inde ziyaretle "sürpriz" yaptığı İngiliz askerinin, Şubeybe hava üssünde konuşlanmış olduklarını hatırla: "Bakın, çocuklar...(3) her şeyden önce... burada yapmakta olduğunuz iş... ne kadar zor olursa olsun... sahici önemi haiz tek şey... bu ülkenin halkının istediği demokrasiye kavuşmasına yardım etmeye çalışmaktır. Bunu yapmanın tek yolu Irak güçlerinin, polisinin ve Irak ordusunun inşa edilebilmesi için gerekli güvenlik ortamını sağlayabilmektir...vs.vs." Blair'in söyleminin 77 yıllık söylem olduğunu hatırla.
Filistin toprakları nasıl parçalandı?
Irak'ta, ilk askeri darbenin 1936'da, Kral Faysal'ın ölümünden(4) üç yıl önce, 1890 Kerkük doğumlu, "Kürt Goering'i"(5) lâkaplı Albay Bekir Sıtkı(6) olduğunu hatırla. Albayın lâkabını 1933'te Musul'da ayaklanan Süryani kabilelerini olağandışı bir şiddetle(7) bastırdığı için kazandığını,(8) Faysal'ın oğlu Gazi tarafından general yapılarak, Irak Ordusu'nun başına getirildiğini hatırla. 1936'da Bekir Sıtkı'nın Hikmet Süleyman'ı başbakan atadığını hatırla. Hikmet Süleyman'ın 1913'te İstanbul'da öldürülen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın kardeşi, YÖK eski Başkanı Prof. İhsan Doğramacı'nın kayınpederi olduğunu hatırla. Cahit Kayra'nın(9) "38 Kuşağı" isimleri anılarında(10) eski bir Osmanlı subayı olan Bekir Sıtkı'nın Türk muhibi olduğunu 1937'de federasyon girişiminde bulunmak üzere Ankara'ya gelirken İngiliz ajanları tarafından öldürüldüğünü kaydettiğini hatırla.
1936 darbesinin bir açıklamasının da, İngilizlerden kurtulmak isteyen Irak milliyetçilerinin Almanlara yönelmeleri olduğunu hatırla. Mezopotamya petrollerinden uzak tutulan(11) Almanların, Ortadoğu'da yeniden boy gösterme fırsatını kaçırmadıklarını, 1937'den itibaren propaganda aygıtlarını işlettiklerini, Baldur von Schirach'ın(12) Bağdat'ı ziyaret ettiğini, Ortadoğu propaganda görevlisi "Alman Lawrence"ı lâkaplı Dr. Fritz Grobba'nın "Arapların Almanlara beslediği dostane duygular, her şeyden çok Arap çıkarlarından kaynaklanıyor bile olsa, Almanya'nın siyasi ve ekonomik işine yarayabilecek önemli bir unsurdur" beyanatını hatırla. "Altın Dörtlü" lâkaplı albaylar cuntasının aynı günlerde güçlendiğini hatırla: "Araplar için İngilizlerden daha cani bir canavar, Müslümanlar için ise daha öldürücü bir düşman yoktur... Üç yüz milyon Müslüman İngiliz boyunduruğu altında inlemeye devam etmektedir.
Haçlıların kanlı 'Aslan Yüreklisi' de bir İngiliz'di, Kudüs'ü işgal ettikten sonra 'Haçlı Seferleri şimdi bitti' diyen Allenby de. Ülkelerin ve kıtaların konumlarına biraz dikkat ederseniz, Britanya'nın savaşlarının stratejik önemlerini anlarsınız, İngiliz İmparatorluğu'nun sonu gelmeden Arapların bir geleceklerinin olmadığını görürsünüz"(13) İngiliz-Fransız işbirliği ve itidal tavsiye eden güçlü başbakanın direncine, İngilizlerin bölgedeki devasa askeri güçlerine, 1930 İngiliz-Irak Antlaşması'nın varlığına, bin beş yüz kilometre uzaktaki Hitler'in Avrupa'yla uğraşıyor olmasına rağmen, Altın Dörtlü'nün 1940'ta Nuri Sait'i devirdiklerini, İngiliz düşmanı Raşid Ali el-Geylani'yi "Savunma Hükümeti Başkanı" ilân ettiklerini, İngilizlerin Basra'ya asker çıkararak karşılık verdiklerini hatırla. İzleyen Habbaniye Muharebesi'nde Irak kuvvetlerinin üsten havalanan uçakların bombardımanına ancak birkaç gün dayanabildiklerini, Almanya'dan istenen yardımın İkinci Dünya Savaşı'nı Irak'a taşıdığını hatırla. Musul semalarında ilk kez beliren Alman uçaklarına karşın, İngiliz askerlerinin Bağdat ve Basra'yı birkaç ay içinde bir kez daha işgal ettiklerini,(14) İngiliz yanlısı yeni hükümetin Almanya'ya savaş ilân ettiğini hatırla. Birkaç yıl sonra, 1948'de, Birleşmiş Milletler'in, İngiliz mandası altındaki Filistin'in topraklarını, İsrail ve Filistin olmak üzere böldüğünü hatırla.
Irak'ın Baas'ını nasıl bilirsiniz...?
Filistin topraklarının bölünmesini Arapların tarihlerinde görülmedik bir dayanışmayla ayaklanarak karşıladıklarını hatırla. Irak'ın, Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan'la birlikte katıldığı Arap-İsrail Savaşı'nda feci bir hezimete uğradığını hatırla. Arapları derinden sarsan bu utancın sonuçlarından birisinin Mısır'da yeşeren Özgür Subaylar hareketi olduğunu hatırla. Arap milliyetçisi Albay Cemal Abdül Nasır'ın(15) Özgür Subaylar'ın başına geçerek, Osmanlı asıllı müptezel Kral Faruk'u devirdiğini (1952) hatırla. Özgür Subaylar hareketinin Arap dünyasının hemen tüm devletlerine sirayet ettiğini, Irak'ta tümgeneral Abdülkerim Kasım başkanlığındaki fraksiyonunun yönetimi eline alarak cumhuriyet ilan ettiğini, Kral İkinci Faysal'ın, amcası ve vasisi Abdüllillah'ın, Nuri Sait Paşa'nın 1958'de sokaklarda öldürüldüklerini hatırla. Irak Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı olan Kasım'ın(16), iktidarda beş yıl kalabildiğini, 1963'te yaşanan Abdülselam Arif darbesinde idam edildiğini hatırla. General Abdülselam Arif'in 1966'da şaibeli bir helikopter kazasında öldüğünü hatırla. Yerine geçen kardeşi Abdurrahman Arif'in iki yıl sonra 1968'de yine bir darbeyle devrildiğini hatırla. Arif kardeşleri iktidara götüren darbenin liderlerinden Ahmet Hasan El Bekir'in 1968'de aldığı koltuğun 1979'da pek şaibeli "sağlık nedenleri" ile bıraktırıldığını hatırla. El Bekir'den sonra gelen Cumhurbaşkanı'nın, Saddam Hüseyin olduğunu hatırla. 1921'den itibaren Irak'ta hiçbir ulusal liderin eceliyle ölmediğini hatırla. Saddam Hüseyin Kazmi'nin yaşamının ülkesinin makûs kaderiyle birebir örtüştüğünü hatırla.
"Sünni üçgen" olarak bilinen bölgeye dahil Tikrit'in, El-Evca köyünde çobanlıkla geçinen bir ailenin 1937 doğumlu yetim çocuğu olduğunu hatırla. 20 yaşında Baas'a katıldığını,(17) adının ilk kez 1958 darbesinde duyulduğunu, 1959'da, Kasım'a düzenlenen, arkasında Amerika'nın olduğu tartışmasız, ve fakat başarısız, suikast teşebbüsünde yer aldığını, birkaç kez hapse girdiğini, yaralandığını hatırla. "Diriliş" ya da Rönesans anlamına gelen Baas'ın, Arap İsrail Savaşı utancının doğurduğu Özgür Subaylar hareketinin sivil çeşitlemesi olduğunu, Suriye'den başlayarak Irak'a ve diğer Arap ülkelerine yayıldığını, üniversite ve lise öğrencileri, aydınlar, meslek sahibi Arap kentlileri tarafından desteklendiğini hatırla.
Baas'ın amacının kurucularından Suriyeli siyasal bilimci Zeki El Arsuzi'nin ifadesiyle "Arapların incinmiş gururlarını onarmak;" ideolojisinin "sosyalizme yatkın, laik, pan-Arap milliyetçiliği;" hedefinin, "birleşmiş, demokratik sosyalist Arap ulusu" kurmak; şiarının, emperyalizme karşı "birlik," yabancı tahakkümden "özgürlük," Marksist değil, Araplara özgü bir "sosyalizm" olduğunun vurgulanarak açıklandığını, 2003'te ABD ve müttefiklerinin sökmekte zorladıklarını itiraf ettikleri hücre esasına göre örgütlendiğini hatırla. 1968'de Irak'ın ilk Baasçı cumhurbaşkanı olan el Bekir'in parti programında önceliğin "Irak'ı güçlü ve birlik içinde bir ülke" yapmak; "devrim öncesinin muzır değer yargı ve uygulamalarından" kurtarmak, "sömürüye, sosyal adaletsizliğe, bağnaz sadakatlara, vurdumduymazlığa karşı yurttaşlık ruhunun yerleşmesine çalışmaya" verildiğini açıkladığını; resmi söylemlerin, yurtseverlik, ulusal sadakat, kollektivism, katılım, fedakârlık, çalışma sevgisi ve sosyal sorumluluk" üzerinde yoğunlaştığını hatırla. 1963'te Baas'ın Başkan Vekili olan Saddam'ın, 1979'da genel sekreter, cumhurbaşkanı ve tek adam olarak ortaya çıktığını hatırla.
Saddam'a kimyasal silahları ABD temin etti
Saddam'ın Baas'ın genel sekreteri, Irak'ın cumhurbaşkanı olarak ortaya çıktığı 1979'da, İran'da Humeyni'nin iktidara geldiğini, ABD bölgedeki en önemli müttefikini kaybederken, Sovyet ordusunun da Afganistan'a girdiğini hatırla. '80'li yıllarda, Irak'ın ABD'nin bölgedeki başlıca müttefiki olduğunu, Reagan yönetiminin bir parti toplantısında olası muhaliflerini parmağıyla gösterip, oracıkta idam ettirecek kadar acımasız olabilen Saddam'ı hoş görmekle kalmayıp, askeri ve mali yardıma boğduğunu hatırla. Ronald Reagan ve George Bush'un başkanlıklarında ABD'nin Saddam Hüseyin'e nükleer, kimyasal ve biyolojik silâh teknolojisi sattığının, '90'larda bölgede görevli BM müfettişleri tarafından tespit edildiğini, müfettişlerin Amerikan Senatosu'nun Amerika'nın denizaşırı ülkelere yaptığı ihracatı denetlemekle görevli komisyonuna Irak'ta "Amerikan Ticaret Bakanlığı tarafından düzenlenen ve Irak'ın kimyasal ve nükleer silâh yapımını ilerletmek için kullanılan lisans ve çok sayıda Amerikan yapımı malzeme bulduklarını" haber verdiklerini, böylece 1992'de harekete geçen komisyonun Reagan yönetiminin Mayıs 1986'dan itibaren Irak'a "17 seferde 80 parça biyomaterial" gönderdiğini saptadığını hatırla.(18) Komisyon başkanı Don Riegle'ın "Hükümetimiz...
Irak'a farklı zamanlarda çift-amaçlı/ kimyasal ve nükleer silâh yapımında da/ kullanılabilecek nitelikte 771 teknoloji lisansı satımını onaylamıştır." şeklindeki itirafının buzdağının sadece tepesi olduğunu hatırla. Buna karşın, Irak'ı biyolojik, kimyasal veya nükleer silâhlar bulmak üzere didik didik arayan, "CIA silâh avcısı" Charles A. Duelfer'in iki yıl sonra eve eli boş döndüğünü hatırla. Yanına yardımcısı Cheney ve üst düzey yetkililerini alarak, Mart 2003 Amerikan işgalinin nedeninin "Irak'ın kimyasal ve biyolojik silâhlara sahip olması, nükleer silâh programını yeniden yürürlüğe koyması ve bu silâhların El Kaide aracılığıyla ABD'ye karşı kullanılabileceği" endişesi olduğunu ilân eden Başkan Bush'un "düş kırıklığına uğradığını" ifade ettiğini, ancak, "belki de silâhlar savaştan önce Irak dışına kaçırılmıştır" kaytarmasını hatırla.
Irak cumhurbaşkanının uluslararası bir mahkemede de yargılanabilecekken, Amerikan yetkililerinin gözetiminde ve Amerikan askerleriyle kuşatılmış olduğu halde, derme çatma bir mahkemede yargılanmış ve asılmış olmasının, ABD'nin Saddam'ın günahlarındaki payını örtbas ettiği şeklinde yorumlandığını hatırla. Mart 2003 Amerikan-İngiliz saldırısının adının "Decapitation" yani "Başkopartma" operasyonu olmuş olmasının, sonun baştan belli olduğunu gösterdiğini hatırla.
Son olarak, "Bağdat Yurttaşları Topluluğu" isimli bir grubun, Ürdün'ün başkenti Amman'daki Baas Partisi'nin idamı müteakip düzenlediği taziye töreninde dağıtılan duyurusunda, Saddam Hüseyin'in yerine, Amerika'nın başına 10 milyon dolar koyarak aradığı eski yardımcısı, İzzet İbrahim El Duri'nin "devlet başkanı" olarak atandığını, yeni başkanın, ABD, İngiltere ve İran'ın işgaline karşı direnişin başkomutanı olduğunu bildirdiğini unutma. Unutma, benim Ortadoğulu belleğim, unutma ki, bölgenin bitmez tükenmez çilesi, Hüseyin Saddam'ın özeline indirgenip, sulandırılmasın.
(1) İstanbul doğumlu Mekke Emiri Şerif Hüseyin, (2) Mısır Valisi Sir Henry McMohan'ın hazırladığı, Mersin, İskenderun, Şam, Homs, Hama ve Halep'te Osmanlılara karşı ayaklanmalar örgütlenmesini öngören , (3) "Look, guys..." 22 Aralık 2005 "10 Downing Street" bülteni, "Speech at Sahiba Logistics Base in Iraq", (4) İsviçre'de basit bir apandisit ameliyatından sonra; İngilizlerin dahli olduğu söylenir, (5) İngiliz Guardian gazetesi yazarı Jan Morris, (6) 1937'de Musul'da öldürüldü, (7) 3000 kişinin öldürüldüğü söylenir, (8) Kral Faysal, "Acı dolu bir kalple söylüyorum ki hâlâ bir 'Irak halkı' bulunmamaktadır..." diye başlayan cümlelerini bu kıyım üzerine söylemiştir. Bakınız, dünkü ZAMAN, (9) 1974 CHP-MSP Hükümeti Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, (10) İş Bankası Yayınları, (11) Bakınız, ZAMAN dünkü yazı, (12) Hitler'in Nuremberg'de yirmi yıla mahkûm edilen gençlik örgütü başkanı, (13) Albay Selahattin es-Sabah; diğerleri Kamil Şabib, Mahmut Salman, Fehmi Sait'ti., (14) 1943, (15) 1907-1974 , (16) 1914-63, (17) 1957, (18) The Sunday Herald gazetesi, Glasgow, İskoçya, 14 Haziran 2004.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/2/2007 - Emre Taner'in demecine dipnotlar(1)
1950'li yıllarda sadece bizde değil, tüm dünyada, ülke savunması, akıllı ve hileye açık iki hasım arasındaki çatışma temelinde ele alınırdı. Hasımların her ikisinin de akla uygun davranacakları varsayılır, askerler "harb oyunları"nı John von Neumann'ın matematiksel mantık kurallarına göre oynarlardı.
Von Neumann kim? Von Neumann, 1903-1957 yılları arasında yaşamış, Avusturya-Macaristan asıllı(1) Amerikalı bir bilim adamı. Atom bombasını üreten ekipten,(2) poker meraklısı matematikçi ve bilgisayar bilimcisi. Yeri gelmişken bir ironik ayrıntı, von Neumann'ın 1949 Ağustos'unda Ruslar Sibirya'da kendi bombalarını patlatıp, Amerikan tekeline son verdiklerinde, İngiliz filozof ve matematikçisi, ünlü savaş karşıtı,(3) nükleer silâhsızlanma eylemcisi, Vietnam savaşına karşı, kendi adıyla anılan Uluslararası Savaş Mahkemesi'nin iki düzenleyicisinden birisi(4) olan Bertrand Russell'la beraber, "Amerika'nın Sovyetler'e derhal saldırmasını," Rusların işini "iş işten geçmeden" bitirmelerini talep eden adam olması. 1950 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Russell, Sovyetler'e, "Amerika'nın hakimiyetinde bir dünya devletine boyun eğmedikleri takdirde nükleer yıkımla tehdit eden" bir ültimatom verilmesini talep ederken, von Neumann, LIFE dergisine(5) verdiği bir demeçte, "Bana onları yarın bombalayalım, deseniz, neden bugün bombalamıyoruz diye sorarım; bugün saat beşte bombalayalım, deseniz, neden saat birde bombalamıyoruz, derim." diyordu.
Caydırıcı savaşı kaçınılmaz kılan...
"Caydırıcı savaş" tanımlamasını da Russell-von Neumann ikilisine borçluyuz. Onlara göre, "caydırıcı savaş'ı kaçınılmaz kılan" kendileri değil, "mantık"tı, zira, "nükleer gücün Amerika'dan başka bir ülkenin elinde olması öldürücü bir durum"dur, öldürücü durumdan kurtulmanın yegâne "akılcı çözümü ise 'caydırıcı savaş.'" "Barış Şahinleri"nin (kendilerine taktıkları lâkap buydu) dönemin Batılı aydınlar arasında hayli taraftar toplamış olmaları da, işin bir diğer tarafı. Von Neumann'ın sayın MİT Müsteşarı'mızın demecinin "dipnotları"(!) arasında yer almasına gelince, nedeni, Alman asıllı Amerikalı ekonomist Oskar Morgenstern(6) ile birlikte, "Oyun Teorisi"(7) adıyla maruf, "strateji oyunu"nu geliştiren adam olması.
"Matematiksel bir sanat eseri" olarak bilinen "Oyun Teorisi," beş taştan, satranca varıncaya kadar, oyuncuların çıkarlarının birbirine tamamen ters olduğu iki kişilik bütün oyunlarda, (yani, günümüzün popüler söylemi "win-win"in aksine) bir oyuncunun kazancının diğer oyuncunun kaybı anlamına geldiği, oyunun sonucunda kayıpla kazancın toplamının sıfır olduğu(8) oyunlarda, "istenilen" ya da "optimal" sonuca ulaşmanın mutlaka bir yolunun olduğunu, akılcı bir oyun biçimi/strateji ile arzu edilen sonuca ulaşılabileceğini iddia eden ve bunun nasıl olacağını matematiksel olarak tarif eden bir teorem. '50'li yıllardan bahsediyoruz: iki nükleer güç, iki kutuplu dünya; yerleşik inanç ABD'nin yaşayakalmasının, SSCB'nin yeryüzünden silinmesiyle kaim olduğu şeklinde.
Morgenstern-von Neumann ikilisi, sıfır-toplam oyunu teorisini ekonomiye "başarı"yla uyguluyorlar, ancak, bu "uygulama" kağıt üzerinde matematiksel bir modelden ibaret ve insanın ekonomik çıkarını korumak için yapmayacağı olmayan bir varlık, "homo-economicus" olduğu esasına göre kurgulanıyor. Sahici hayatta insanlar "homo-economicus" davranışları göstermiyorlarsa, oyun teorisi işlemiyor. Nitekim, geçtiğimiz 20. yüzyılda başta Dünya Bankası, IMF uzmanları olmak üzere, ekonomistlerin dünya çapında (tabiri lütfen mazur görün) çuvallamış, ne birbiri ardına gelen krizleri öngörebilmiş, ne başarılı önlemler alabilmiş, ne de hesabı tutturabilmiş olmalarının nedeni, sahici dünyayı yansıtmayan tanımlar üzerine bina edilen modellerin zafiyetinde aranıyor.
Ancak, tarihin çarkları dünyanın her yerinde çok ağır işliyor. Dahası, insanoğlu gerçekten nisyan ile malûl ve tecrübeyle sabit yanlışları tekrarlamaktan geri durmuyor. Nitekim, Morgenstern, bir de "Ulusal Savunma Sorunu"(10) isimli kitap yazarken; von Neumann, II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, (1946) Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından kıtalararası nükleer savaş stratejileri üretmek üzere kurulan RAND Corporation'a katılıyor. Günümüz ünlülerinden "Tarihin Sonu ve Son İnsan" kitabının yazarı Francis Fukuyama ile Condoleezza Rice'ın da RAND'da görev aldıkları düşünüldüğünde, '50'li yıllardan itibaren dünya düşünce hayatına damgasını vuran sıfır-toplam oyununun Amerika'nın sadece ekonomi, sosyoloji ya da dış politika değil, savunma stratejilerinin de özünü oluşturmayı sürdürdüğü görünüyor. ABD'nin Irak'ta uyguladığı "kafa kopartma" stratejisinin '50'lerin "ya ben, ya o" şeklinde özetleyebileceğimiz tutumunun uzantısı olduğu ortaya çıkıyor. Savunmanın olmazsa olmazı olan istihbarat da aynı ruhla yapılandırılıyor. CIA'nın, Irak istihbaratına bakışı da farklı değil.
Açmaz: Oyunculardan biri akıllı değilse...
Ne ki, oyun teorisinin daha ilk bakışta görünen iki açmazı var. Bunlardan ilki, "akıllı ve hileye açık iki hasım arasındaki çatışma temelinde ele alınıyor olması ve hasımların her ikisinin de akla uygun davranacaklarının varsayılması." Yani? Yani, oyunculardan birisinin aslında" rasyonel" olmadığı, "akla uygun davranmadığı" durumda, sonuç vermeyeceği. Bu açmaza sık verilen örnek Hollywood yapımı bir Amerikan filmi, Asi Gençlik'teki otomobil yarışı sahnesidir. (Yeri gelmişken, von Neumann da Stanley Kubrick'in "Dr. Strangelove" filminde, tekerlekli sandalyedeki bilim adamıydı.) Filmde, birisi James Dean olan, iki alkollü sürücü, bir uçuruma doğru yan yana yarışırlar. Otomobil uçuruma yuvarlanmadan önce hangi delikanlı kendisini otomobilin dışına ilk atarsa, o, "chicken," yani "korkak" olur, oyunu diğeri kazanır. Peki, ya delikanlılardan birisi içkili olmayıp, içkili gibi yapar, camdan viski şişeleri vb. atıp, hasımını içkili olduğuna inandırır, diğer delikanlı da "bu sarhoş istese de atlayamaz" şeklinde akıl yürütüp, kendisini kurtarmaya kalkmaz mı? Elbette, kalkabilir ki, böyle bir durumda her ikisi de atlamış olacaklarından, kaybeden olmayacağı için "oyun teorisi" işlemeyecektir. İkinci açmaz, SSCB'nin durumunda olduğu gibi, oyunculardan birisinin oyundan çekilmesi, böylece, örneğin, ABD'ye oyun oynayacağı bir hasmın kalmamasıdır. Silâh, uçak, petrol vb.vb. endüstrilerine yatırılan paraları, çalışanlarını, bunlardan beslenen siyasi aygıtları, araştırma enstitülerini, üniversiteleri düşünürseniz, hasımsız kalmanın ABD hatta dünya düzeni adına pek de içaçıcı bir durum olmadığını, hatta yerleşik ekonomik düzeni altüst etmekle tehdit ettiğini kavrarsınız.
İki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte, iki süpergücün düellosu olmaktan çıkan savaşın "sıradan topluluklar"a ihale edilmesi gereği böylece ortaya çıkmış olmaktadır. Yeni tema, Sovyetlerin boşalttığı meydanı "sıradan topluluklar"ın, yani, ulusötesi, ulusaltı gruplar, ayrılıkçı uluslar, sivil şahinler, müptezel diktatörler, çapulcular, saf ırk meraklıları, köktenci dinciler, kültler ve benzerlerinin doldurdukları, güçlerini arttırmaya soyundukları, böylece artarak yayılan istikrarsızlığın, insanlığı, "Kaos Çağı"na taşıdığı şeklindedir. Bu çerçevede, "istihbarat" yepyeni bir önem ve boyut kazanırken, "enformasyon seferberliği" olarak çevirmenin uygun olduğunu düşündüğüm "information warfare" haline geçilir ki, bu esas itibarıyla bir "savaş hali"dir.
Yeni bir gelişme olduğu söylenen "Kaos Çağı"nın bir özelliği de, savaş gibi, savaş stratejilerinin geliştirilmesinin de çok sayıda ve fakat RAND'in bileşenlerinden anlaşılacağı üzere, hiç de "sıradan" olmayan "sivil topluluklara" ihale edilmiş olmasıdır. Cezaevlerini dahi özelleştirecek(11) kadar liberal bir ülke olan Amerika Birleşik Devletleri'nin savunma stratejisini geliştiren düzinelerce teşkilatın önde gelenlerinden birisi Washington merkezli, Küresel Strateji Konseyi, "Global Strategy Council"dır. Amerika'nın sayılı stratejistlerinden, Konsey bağlantılı Bayan Janet Morris, 1995 yılında yayınladığı bir makalesinde(12) savaşın "Kaos Çağı"nın gereği olarak yeniden tanımlandığını anlatır. Anlaşılan o'dur ki, '90 yılların başlarına kadar "savaş" Amerikan askeri literatüründe "sınırlı" ve "sınırsız" olmak üzere iki genel başlık altında değerlendirilmekte olup, "sınırlı savaş" dedikleri, Amerika'nın başkanlığındaki "koalisyon" güçlerinin külliyen yıkım hedeflemedikleri Birinci Körfez Savaşı, Irak kafa kopartma operasyonu gibi savaşlar; "sınırsız savaşlar" ise, İkinci Dünya Savaşı gibi düşmanın savaş-kabiliyetini topyekûn yok etmeyi hedefleyen savaşlarmış.
Bu sınıflandırmayı, bir diğer kadın stratejist, bu defa Amerikan kara kuvvetlerinin önde gelen silâhlanma ve levazım sistemleri Ar-Ge Merkezi(13) Başkan Yardımcısı Renatta Price, değiştirmiş, 21. yüzyılda savaşın "jeo-politik iklimler doğrultusunda evrilme süreci" olarak görülmesi gerektiğini ve dolayısıyla belirli aralıklarla girişilen bir operasyon olmayıp, süreklilik arz eden bir uğraş olarak algılanması gerektiği tezini ortaya atmış. Hanımın kabul gördüğü anlaşılan "Savaşın Üç Çağı" başlıklı tezine göre, İ.Ö. 2800'lerde yaşayan Akatlardan, Hitler'in Aryan imparatorluğu kurmaya kalkıştığı 1945'e kadarki dönem, devletlerin ekonomik ve stratejik refahlarının topraklarını genişletmelerine bağlı olduğu, galibin mağlubu zorunlu olarak 'asimile' ettiği, doğal kaynaklarını sonuna kadar tüketmekte sakınca görmediği süreç olduğundan, bu uzun dönemdeki savaşlar, "Fetih Savaşları" başlığı altında toplanmalıymış. Oyuncuların kitle-öldürücü silâhlara muazzam yatırımlar yaptıkları, 1946-1989, yani Soğuk Savaş'ın başlangıcından Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetlerin dağılması arasındaki yılların belirleyici özellikleri, her iki tarafın silâhlı kuvvetlerinin "rakip ideolojilerin yayılmalarını önlemek" görevini de üstlenmeleri, "devletlerinin yaşam biçimlerinin" bekâsı için savaşıyor olmaları. Kore'de, Vietnam'da olduğu gibi. Von Neumann-Russell ikilisinin "caydırıcı savaş" kavramının damgasını vurduğu bu döneme "Caydırıcı Savaşlar Çağı" deniyor. Savaş endüstrileri ulusal ekonomilerin bel kemiği haline geldikleri, Caydırıcı Savaşlar Çağı'nda hedef, toprak işgali ve üzerindeki nüfusun asimilasyonu değil, toprağın ve insanların külliyen yok edilmesi. Neyse ki, bu çağ nispeten kısa sürüyor; teknolojik ilerlemedeki hız oyuncuların her ikisini de korkutuyor; deli deliyi görünce sopasını saklar diskuru işliyor.
"Kaos Çağının Cephaneliği"
Üçüncü ve halen yaşadığımız dönemdeki savaşlara ise "Tecrit Savaşları" deniyor, Birinci Körfez Savaşı, ilk örneklerinden birisi olarak sunuluyor. Koalisyon güçlerinin bu sınırlı savaştan beklediklerinin, "uluslararası hukuk düzeni"nin ve "serbest ticaretin devamlılığı"nın sağlanması olduğu ifade ediliyor. "Uluslararası hukuk düzeni" dedikleri, IMF'den, BM'lere, Kopenhague kriterlerinden, Avrupa Anayasası'na, Davos, Bilderberg ruhu doğrultusunda her türlü "uluslararası anlaşmanın" oluşturduğu kurallar bütünü. "Serbest ticaret" ise 21. yüzyıl liberal kapitalizminin özü.
Renata Price, meramını (mealen!) şöyle anlatıyor: "Günümüzde savaşın hedefi, bir rejimi ya da devleti yeryüzünden silmek değil, bozguncuları modern dünyadan tecrit etmek suretiyle, savaşma kapasitesinden mahrum bırakmak, yeni dünya düzenini tehdit eden fetih amaçlı savaşlar çıkarmalarını önlemektir.
İki kutuplu dünyada savaşmak üzere yapılanmış müttefik silâhlı kuvvetlerinin yeni bir görev tanımıyla karşı karşıya oldukları açıktır. Bu görev, yeni dünya düzeninin zor kazanılmış statükosunu birden fazla cephede en hızlı, en ucuz, en az zayiatla ve en az hasarla koruyacak yöntemleri geliştirmektir. Körfez ve Somali /şimdi de Irak!/ örneklerindeki başarılarına karşın, askerlerimiz önceden hazırlanmış bir hareket plânından yararlanamıyor olmalarının getirdiği olumsuzlukları göğüslemek durumunda kalmışlardır. Askeri müdahalelerin -başta denetim dışı medyanın varlığı olmak üzere- çok sayıda kısıtlamanın var olduğu kaotik bir istikrarsızlık ortamında gerçekleşiyor olması, silâhlı kuvvetlerin sorunlarını arttırmaktadır. Oysa, hızlı oldukları kadar da birbirine bağımlı teknolojik ve jeopolitik gelişmelerin sürebilmesi, uluslararası hukuk düzeninin istikrarına bağlıdır.
Bunu sağlayacak olan, silâhlı kuvvetler olup, silâhlı kuvvetlerin yeni rollerini başarıyla gerçekleştirmeleri gerekmektedir." Öte yandan, Kaos Çağı'nın cephaneliği, "Information Weapons" dedikleri, öldürmeyen "Bilgi Silâhları" ve bunların 'anti'leri, yani bu "silâhları defedici silâhlar"dan oluşuyorlar, ki, bunlar aslında birtakım "yöntemler"dir.
(1) 1937 Amerikan vatandaşı oldu, (2) Manhattan Projesi, (3) 1918'de zorunlu askerlik karşıtı kampanyaya katıldığı için altı ay hapis yatmıştı, (4) diğeri, 1930 doğumlu İngiliz Marksist'i Ken Coates, (5) günümüzdeki Time ve Newsweek'in halefi, (6) 1902-1977, (7) "Game Theory" (8) "zero-sum game" (9) The Question of National Defense, 1959, (10) The National Defense Question (11) 1981 yılında "cezaevi endüstrisi"ni bütünüyle özelleştiren ilk eyalet, Florida'dır. '86 itibarıyla 53 cezaevi işleten PRIDE şirketinin, bir önceki yıl kârı 4 milyon dolardı, (12) Airpower Journal, (13) ARDEC, Armament Research, Development and Engineering Center
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/2/2007 - Emre Taner'in demecine dipnotlar (2)
21. yüzyılın başlarında duyulmaya başlanan yeni söylem, iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte Sovyetler'in boşalttığı meydanı dolduran "ulusüstü, ulusaltı gruplar, ayrılıkçı uluslar, sivil şahinler, müptezel diktatörler, çapulcular, saf ırk meraklıları, köktenci dinciler, kültler" ve benzerlerinin, istikrarsızlığı giderek artırdıkları, insanlığı "Kaos Çağı"na sürükledikleri, bu durumun, silâhlı kuvvetleri yeni bir görev tanımıyla karşı karşıya bıraktığı şeklindedir.
1991'de Amerikan savunma bakanı olan Dick Cheney'nin (ki, kendisi halen başkan yardımcısıdır) aynı yıl kurdurduğu ve başına (halen Dünya Bankası başkanı görevini yürüten ve Irak'ın işgaliyle sonuçlanan 'Bush Doktrini'nin müellifi olan) Paul Wolfowitz'i getirdiği, "Non-Lethal Warfare Study Group"un(1) İcra Komitesi, ABD'nin "yeni hasımlarının" tanımını şöyle yapar: "En geniş anlamda, sadece yeni dünya düzeninin açıklanmış düşmanları değil, durdurmayı arzu ettiğimiz etkinliklerde bulunanların tümü. Bu listeye, başkaldıranları, etnik şiddet yanlılarını, teröristleri, adi suçluları ve maceracıları da ekleyebiliriz." (1995).
Kaos Çağı'nın cephanesini, "kitleleri, bedenlerini 'yaralamadan ya da hasar vermeden engelleyen veya tahrip eden", kısaca "NLW"(1) dedikleri, "non-lethal" yani "öldürmeyen silâhlar"dan oluşturuyor. Bu silâhların başında gelen, "Bilgi/İstihbarat Silâhları," yani "Information Weapons."
Orduların yeni hedefi: İnsan beyni...
"Bilgi/İstihbarat Silâhları," alışageldiğimiz "silâh" kavramını yeniden düşünmemizi ve hayli genişletmemizi gerektiren bir oluşumu tanımlıyor. Silâh olmasına silâh NLW; ama yüksek teknoloji ürünleri olmalarının ötesinde, bunlar, esas itibarıyla "yöntemler". Örneğin, "eylemcilerin ya da eylemci olma potansiyeline sahip oldukları düşünülenlerin ve onların destekçilerine ait kayıtların" işlendiği veri bankaları, NLW deposunun önde gelen bileşenlerinden. "Entegre" veri bankalarında, birden fazla ulusal ve/veya ulusötesi istihbarat örgütü tarafından derlenen bilgiler/kayıtlar işleniyor. Amerikan Savunma Bakanlığı'na bağlı "DIDB"(2), bunların en kapsamlısı olarak biliniyor. Buralarda toplanan (ve işlenen) kayıtlar, olası eylemcileri öldürmeksizin bertaraf edebilecek yöntemlerin geliştirilmesinde kullanılıyor. Yöntemlerin arasında, itibarlarını sarsmak, destekçileri nezdinde gözden düşürmek, marjinalleştirmek, cemiyetten tecrit ederek etkisizleştirmek vb. olduğu söyleniyor.
Amerika'nın en uzun soluklu işhayatı dergisi, ünlü "Fortune"un(3) editörlerinden Alvin ve eşi Heidi Toffler, dünyanın sayılı fütüristlerinden.(4) Toffler'lerin 21. yüzyılda askeri donanım, silâh ve teknolojide görülecek olan aşırı gelişmenin ve kapitalizmin, gezegenimizi nasıl değiştireceğini öngördükleri onlarca kitapları var. Bill Gates gibi, iş yönetimi danışmanı Peter Drucker gibi, dünya ekonomisini yönlendiren adamlarla birlikte çalışıyorlar. Toffler çiftinin 1993 yılında Amerikan Silâhlı Kuvvetleri'ne verdikleri "30 Numaralı Memorandum", askerleri teknolojideki gelişmelerin "Bilgi Savaşı" kavramını "insanların duygularını, amaçlarını, muhakeme biçimlerini ve davranışlarını etkilemeyi hedefleyen psikolojik harekâtı" da kapsayacak şekilde genişlettiği hususunda uyarıyor, bundan böyle ordularının yeni hedeflerinin "insan beyni" olduğuna işaret ediyor. Kaçının "komplo teorileri" faslına girdiği bilinmez; ancak hasım toplumları (günümüzde Irak? İran?) liderlik unsurlarından mahrum bırakarak yönlerini şaşırtmak, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kestiremedikleri bir düşünsel keşmekeşe atmak, şaşkınlık, nafilelik, silinmişlik ve hiçleşmişlik duygularını güçlendirmekte kullanılan NLW hakkında, bu ve bunun gibi yüzlerce memorandum, makale ve kitap olduğu da bir vakıadır.
"Bilgi Silâhlarının" bir diğer alt-klasmanı da "elektronik savaş teknolojileri" olmaktadır. Halkla ilişkiler uzmanlarının, nükleer, biyolojik vb. "kitle imha silâhlarından" ayrışmalarını kesinleştirmek amacıyla "Kitle Koruma Silâhları" olarak takdim etmeyi tercih ettikleri anlaşılan bu teknolojiler, "düşman"ın emir-komuta zincirini, iletişim hatlarını ve C31(5) olarak bilinen televizyon haberleşme sistemlerini kullanmasına engel olan araçlar ve benzerleridir. Enerji hatlarında kısa devre yaparak kesilmelerini sağlayan karbon filâman sarılı bobinleri saçan "karartma bombaları", e-bombaları olarak bilinen, bilgisayar ve iletişim devrelerini yakmaya yarayan elektromanyetik titreşimleri, yüksek performanslı mikrodalga silâhları ve RCA(6) dedikleri zehirli "nümayiş kontrol" gazları da bu sınıftan sayılmaktadırlar. Irak Savaşı'nın ilk günlerinde, Birleşik Amerika'nın söz konusu NLW'ları Bağdat'ta kullanmaya hazırlandığı duyulmuştu.(7)
Öte yandan, "günümüzde savaşın hedefi bir rejimi ya da devleti yeryüzünden silmek değil, bozguncuları(8) çağdaş dünyadan tecrit etmek suretiyle, savaşma kapasitelerinden mahrum bırakmak, yeni dünya düzenini tehdit eden fetih amaçlı savaşlar çıkarmalarını önlemek"(9) olduğundan, iki kutuplu dünyada savaşmak üzere yapılanmış silâhlı kuvvetlerin üstlendikleri yeni görev, "yeni dünya düzeninin zor kazanılmış statükosunu birden fazla cephede, en hızlı, en ucuz, en az zayiatla ve en az hasarla koruyacak yöntemleri geliştirmektir". Yeni görevlerinin askerleri en çok zorlayan boyutu ise, "hedef tanımı" meselesi olmaktadır. Düşmanın kimliğinin belli olduğu 1949-1989 Caydırıcı Savaşlar Çağı'nda(10) görevleri garnizonlarına çekilip harekât plânları yapmak ve bunları en iyi şekilde uygulamaya çalışmak iken, yeni dönemde askerlere "hedefi de tanımlamak" gibi fazladan bir sorumluluk yüklenmiş durumdadırlar. Silâhlı mücadelenin olmazsa olmazı "istihbarat"ın günümüzde yepyeni bir önem ve boyut kazanmasının, istihbarat servislerinin "bilgi seferberliği"ne çıkmak durumunda kalmalarının nedeni de, silâhlı kuvvetlere yüklenen yeni sorumluluklar bağlamında açıklanmaktadır.
Bu çerçevede diğer bir gelişmenin de Amerikan silâhlı kuvvetlerine biçilen yeni görevlerinin kümülatif etkisinin askerlerin siyasi sürece, ABD tarihinde görülmedik boyutlarda katılmaları olduğuna işaret edilmektedir. "Giderek daha çok sayıda" subayın "/Amerika'nın/ toplumsal meselelerini savaş alanındaki kıta subaylarının yöntemleriyle, yani, tümüyle bağımsız ve kendi bildikleri gibi çözmeye" başladıkları söylenmekte, bu durumun, "sadece sivil hükümete atılan bir tokat değil, aynı zamanda lâubali bir darbe" olduğu ifade edilmektedir.(11) Dahası, bu gelişmenin şaşırtıcı olmadığı, ilk işaretinin 1968 yılında henüz California valisiyken, Ronald Reagan'ın Amerikan Altıncı Ordusu ve polis kuvvetlerinin katılımı ile gerçekleştirdiği sıkıyönetim provalarında görüldüğü iddiası yaygındır.
Emre Taner'i gücendirmeden...
Kendisi de eski bir asker olan, Amerika Birleşik Devletleri 1992 başkan adaylarından James "Bo" Gritz,(12) Amerikan Kongresi'nin 1981'de 'Silâhlı Kuvvetler ve Sivil Kolluk Kuvvetleri İşbirliği' yasasını kabul etmek suretiyle, 1990'lı yıllardan itibaren Amerika'daki hemen her sorunun "milli güvenlik meselesi" olarak takdim edilmesine yol açtığından yakınmaktadır: "Örneğin, bir defasında, havayolları şirketleri ekonomik krizden dolayı kâr yapmayan birtakım hatlarını kapatınca federal hükümet, Hava Kuvvetleri'nin uçaklarını göreve çağırdı. Ordu, kendisini 'ulusal savunma' adına, hava taşımacılığı yaparken buldu. Ardından, silâhlı kuvvetlerin daha verimli kılınmasından bahsedilmeye başlandı. Böylece, 1991'den itibaren, kamu binalarını, köprüleri, yolları inşa ve onarma işleri de Ordu'ya kaldı. Birkaç yıl içinde, askeri kıtaları hemen her sivil projenin içinde yer alırken gördük. Üniforma artık yadırganmıyordu."
Sıkça dile getirilen bir başka iddia da, doğal afetler de dahil olmak üzere, Amerikan Silâhlı Kuvvetleri'nin ülke sınırları içinde yürütme erkine herhangi bir biçimde müdahil olmasını yasaklayan 1878 Posse Comitatus yasasının(13) '90'lı yıllarda iptal edilmesinin amacının, "Bilderberg generalleri"nin(14) ellerini güçlendirmek, ordunun siyasete müdahalesini kolaylaştırmak olduğudur. Bunun Amerikan Anayasası'nın açık ihlâli anlamına geldiği, ancak, Amerikan Anayasası'nın Başkan Clinton'un 1994'te Amerikan kıtalarını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne devreden kararnameyi imzaladığı günden itibaren zaten rafa kalkmış olduğu söylenmektedir. Clinton'un "böylece kurulan Güvenlik Konseyi Silâhlı Kuvvetleri'nin komutasının bir Rus generaline verilmesine razı olmak suretiyle" Amerikan halkına "ihanet ettiği" de sıkça duyulan iddialar arasındadır. Konuya ilişkin bir diğer husus, sözü edilen 87-297 sayılı yasanın, Başkan Kennedy döneminden kalma bir yasa olmasıdır.(15)
Son olarak, "İkinci Hümanist Manifesto"nun "Kaos Çağı"nın ilk işaretlerinden sayılan ünlü Onikinci Maddesi'ne kulak verelim: "İnsan türünün milliyetçi temellerde ayrışmasını üzüntü ile karşılamaktayız. İnsanlık için en iyi seçeneğin milli egemenliğin kısıtlamalarını aşmak, insan ailesinin tüm sektörlerinin katılabilecekleri dünya cemiyeti kurmaya yönelmek olduğu o tarihi noktaya gelmiş bulunuyoruz. Ve nitekim, gözlerimiz federal hükümeti aşmayı temel alan bir dünya hukuk sistemi ve dünya düzenine çevrilmiş bulunmaktadır. Bu /sistem/ kültürel çoğulculuğu ve farklılıkları takdir edecek, milli kökenlerden duyulan iftiharı ve yerel sorunlarına yerel çözümler geliştirilmesini dışlayan bir sistem olmayacaktır. Bununla beraber, insanlığın ilerlemesi /sorunu/ artık Batı ya da Doğu, gelişmiş ya da geri kalmış, dünyanın belirli bir kısmında yoğunlaşarak çözülemez. İnsanlık tarihinde ilk kez, insan türünün hiçbir parçası diğerinden tecrit edilemez."(16) İkinci Manifesto, kuruluş (1933) amacını "çağdaş değerleri yaymak" olarak ifade eden, "Amerikan Hümanist Derneği"(17) tarafından kırk yıl önce 1974'te yayınlanmış. Umarım, haddimi aşıp, Sayın Taner'i gücendirmemişimdir.
(1) Non-lethal Weapons, (2) "Öldürmeyen Savaş Araştırma Grubu", (3) 1930'da yayın hayatına girdi, halen dünyanın en büyük medya holdingi Time-Warner çıkarıyor. (4) "Fütürist" İngilizce "future" (gelecek) kelimesinden türeme "futurist" yani "geleceği okuyan". (5) Drawing Index/Information Data Base, (6) Melbourne'de mukim 31. Kanal adlı TV'den mülhem. 31. Kanal ticari olmayıp, bölge halkı tarafından haberleşme amacıyla kullanılmaktadır. (7) Riot-control agents, (8) US Chemical 'Non-Lethal' Weapons in Iraq: A Violation of the Chemical Weapons Convention? David Isenberg, OCCASIONAL PAPERS ON INTERNATIONAL SECURITY POLICY, Mart 2003, No: 44. (9) Rogues: Düzenbaz; dolandırıcı; yaramaz; serseri; ipsiz sapsız. (10) Renata Price, bakınız dünkü yazı, ZAMAN. (11) Bakınız, dünkü yazı ZAMAN. (12) Sam Smith, "The Iraqis Will Have to Learn Democrasy Someplace Else," Counterpunch, 3 Mayıs 2003. (13) 1939 doğumlu, U.S.Army Special Forces subayı, Populist Party adayı. (14) 1956'da Deniz Kuvvetleri'ni de kapsayacak şekilde genişletilmişti. (15) 5-8 Mayıs 2005, Rottach-Egern, Almanya toplantısına katılan Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanı General James L.Jones, em. Org. John M. Keane Daniel Estulin. "Nexus" Dergisi, cild 12, sayı 5 (2005 Ağustos-Eylül sayısı). (16) Bernadine Smith, Globalist Plan to Disarm America: PL87-297 Arms Control and Disarmament Act /State Department Publication No: 7277. (17) "American Humanist Association" ilki 1933, sonuncusu 2003'te olmak üzere üç manifesto yayınlandı.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/2/2007 - Melâlin hükümsüzleştirilmesi
Daha önce de gördüm cenazelerin kaçırıldıklarını. Tabutlara "aklî kurgular"a hizmet etmek üzere el konulduğunu; gidene yeni kimlikler biçildiğini; gaspçıların "doğruları"yla birebir örtüşürken bu yeni kimlikler, "dost"a, "dost" olmaktan alakonulabildiğini gördüm.
Gidenle yasını tutan arasındaki bağın muğlaklaştırılabildiğini, matemin marjinalleştirilebildiğini gördüm. Melâli, ne gidenin, ki bu defa giden dostum Hrant Dink'tir, ne de yüzbinlerin döktükleri gözyaşlarını anlatabildiklerini gördüm. Merhumun cenazesi henüz soğumamışken, "...Allah rızası için küsme abi, sana yalvarıyorum... size yalvarıyoum. Zaman'a yalvarıyorum ne olur küsmeyin... Sizin için dua eden milyonlarca insan var" diye çırpınan "Türk" Murat'ı, "...bu toplum güvercinlere hep dokundu... Onları sürdü, kültürlerini ezdi, düpedüz öldürdü..." kurgusuyla uzağa iten, "...bu toplumda olmayan şeyin, samimiyetin sınavı başlıyor şimdi" diyerekten sinsilikle suçlayan, Türkiye'de "sadece hastalık" görebilen, yürekleri mühürlü muhtelif mahçupyanların melâli hükümsüzleştirebildiklerini gördüm. Muhtelif mahçupyanların, nicedir yitirdikleri yüreklerinin yerine müteveffanın "güvercin yüreği"ni yerleştirmektense, kendi "akıl"larına sevdalanmalarını gördüm.
Cenazemize bizi yabancılaştıran...
O "akıllar" ki, kürsüde "Avrupa'daki Ermeni diyasporası"nın oturduğu bir mahkemede yargılanmanın "Türkler"i ne denli rencide edeceğinden bîhaber; 22 Ocak 2007 tarihli naata, "Avrupa'daki Ermeni diyasporası"nın önüne çıkıp, "Türklerin değişebilip değişemeyeceği"ni tartıştıklarını vurgulayarak başlarlar. O "akıllar" ki, salt bu itiraflarının, "biz"i cenazemize yabancılaştırması mukadder yolun taşlarını döşediğinin farkında değildirler.
1095'te Allah'ın "lânetlendiği bir ırk" olduğumuzu ilân eden Fransız Papa Urban'dan bu yana, "Avrupa"nın bin yıllık ve değişmez nobranlığından muzdarip bir halk olduğumuzu görmek istemeyenler, o "akıllar"dır. "Bakın, işte diyasporadakiler haklı çıktılar, siz Türkler değişmezsiniz" mealindeki nispet verici ahkâmı, olsa olsa çocuksu bulup, aldırmayacağımızı hesaplayamayanlar da o "akıllar"dır. Türklerin "uygarlığın getirdiği tüm yenilikler"in insanın insana reva gördüğü vahşeti dindirmeyip körüklediğini bilecek kadar eski, "yeni"nin, "hayırlı"nın eşanlamlısı olmadığını bilen, "biz"den sürgit talep edilen "değişim"in olası sonuçlarını her an irdelemekte olan, deneyimli bir halk olduğumuzu teslim etmeyenler, o "akıllar"dır. Avrupa diyasporasına "'Türkler' diye bir kategoriden söz etmenin yanlış olduğunu" hatırlatmış olmalarının, "biz"im nezdimizde münazara adabının asgari koşullarını yerine getirmiş olmalarından öte bir değeri olamayacağını kestiremeyen "akıl"lardır. Çinli, Arap, Kürt ya da Ermeni, toptancı aşağılamaların, toptancı suçlamaların tüm halklar için abes olduğunu nicedir bilen "biz"leri, "iyi Türkler de var" gibisinden bir üstenciliğin kesmiyeceğini idrak edemezler. Hal böyle olunca, mahçupyanların "babalarımız Türkler adam olmaz demişlerdi ama biz dinlemedik" mealindeki hayıflanmalarının yersizliğini de idrak edemezler.
Menfur cinayeti "Türkler"in "insanlık sınavına" indirgemenin, Dink'in hunharca katlinin "biz"de açtığı derin yarayı hakaretle azdırmak anlamına geldiğini hissetmek gerekir. "Türkler"de "böbürlenme" sandıklarının, "vekar;" "hamaset" sandıklarının, "yiğitlik iştiyakı;" "kavrukluk," sandıklarının ise "alçakgönüllülük" olduğunun mahçupyanlar tarafından sezilmesi gerekir. Vekar, yiğitlik iştiyakı ve alçakgönüllülükle "şekillenen bir kimlikten sıyrılmanın, onu yeniden yaratmanın" Türkler için "iyileşme" anlamına gelip gelmeyeceği üzerinde yeniden ve yeniden ve yeniden düşünülmesi gereken temenni olduğunun farkına varmak gerekir.
Algılamadaki olumsuz seçiciliklerinde ısrar ettikleri sürece, "bugün sokaklarda Hrant için biriken insanlar"ı doğru değerlendiremeyecek, Türklerin gözyaşlarını sahici kimliklerine değil, geçirdiklerini umdukları "değişim"e yorarak yanılacak, "benim Türklerim" ayrıştırmasının sakatlığının bedelini, "o Türk'ten içerü değişmeyen başka bir Türk mü var" tedirginliğini sürgit yaşamak suretiyle ödemek durumunda kalacaklardır.
Gözyaşlarımı helal ediyorum...
Biz "Türkler" için dahi, mesele, nicedir "'Ermeni sorunu', 'soykırım' falan değil," ifadesini "akıl" ehli Etyen Mahçupyan ile "gönül" ehli Hrant Dink'in yaklaşımlarında bulan, "iki Ermeni'nin arasındaki esas mesele"dir. Türkler olarak biz de yarınki ilişkilerimizi hangi Ermeni'nin belirleyeceğini merak ediyoruz: Yüzü Avrupalı diyasporaya dönük, yüreğini yitirmiş olan Ermeni mi, yüzü "can yoldaşlarına" dönük, yüreği yerinde çarpan Ermeni mi? "...kendi kimlik sorununu ötekine/Türklere/ yönelen bir şiddet/aşağılama, hakaret/ eylemine dönüştürerek ayinleştiren," bu tutumunu sürdürebilmek için Avrupa'nın desteğine güvenen Ermeni mi, yoksa "Türkler"e ilişkin ezberini bozmayı göze alabilecek, "değişim"den gocunmayacak olan Ermeni mi?
"Hrant'ı hazmedemeyen, onun varlığına bile tahammül edemeyen/in/ cinayete uzanan elini tutacak" halin bizde de olmadığı, günlerdir akan gözyaşlarımızın tasdikindedir. Ama 1990 doğumlu bir lumpeni "anlayacak," anlamaya çalışacak halimiz var ve olmak zorunda; çünkü, anlamak eylemi, "insanlık sınavı"nın birinci vizesidir.
Günün sonunda, Hrantlar mı, Etyenleşecekler, Etyenler mi, Hrantlaşacaklar? Türkiye Ermenilerinin "bu insanlık sınavından yüz akıyla çıkmasını diliyor," papaza kızıp, abdest bozulmaz kadim öğretisine sadık kalarak, yasımın mahremiyetine sığınıp, gözyaşlarımı helâl ediyorum.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
KELİME KUTUSU HER NEVİ KİTAP İNCELEME ARAŞTRMA VE TAHLİL SİTESİ
Kategoriler
Arkadaşlarım
|